?İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır?. H.Ş



Image and video hosting by TinyPic "Ne söylüyorsam senin anlayacağın kadardır!...Doğru anlayanın hasretinden ÖLDÜM ben"Hz.Mevlana Ana Sayfa



Hazret-i Mevlana’nın Vasiyeti!

“Ben size, gizli ve aleni, Allah’dan korkmanızı, az yemenizi, az uyumanızı, az söylemenizi, günahlardan çekinmenizi,.

oruç tutmaya ve namaz kılmaya devam etmenizi, daima şehvetten kaçınmanızı,

halkın eziyet ve cefasına dayanmanızı avam ve sefihlerle düşüp kalkmaktan uzak bulunmanızı,

kerem sahibi olan salih kimselerle beraber olmanızı vasiyet ederim. Hayırlısı, insanlara faydası dokunandır.

Sözün hayırlısı da az ve öz olanıdır. Hamd, yalnız tek olan Allah’a mahsustur.
Tevhid ehline selam olsun.”



Peygamber Efendimizin Veda Hutbesi

Bismillahirrahmanirrahim

EY İNSANLAR!

Sözümü iyi dinleyiniz.Bilmiyorum,belki bu seneden sonra sizinle burada ebedi olarak bir daha birleşemeyeceğiz.

İNSANLAR!

Bu günleriniz nasıl mukaddes bir gün ise,bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise,bu şehriniz (Mekke)nasıl mübarek bir şehir ise,canlarınız,mallarınız da öyle mukaddestir,her türlü tecâvüzden korunmuştur.
ASHABIM!

Yarın Rabbinize kavuşacaksınız ve bugünkü her hal ve hareketinizden muhakkak sorulacaksınız.Sakın benden sonra eski sapıklıklara dönüp de birbirinizin boynunu vurmayınız!Bu vasiyyetimi burada bulunanlar,bulunmayanlara bildirsin!Olabilir ki bildiren kimse,burada bulunup da işitenden daha iyi anlıyarak muhafaza etmiş olur.

ASHABIM!

Kimin yanında bir emanet varsa onu sahibine versin.Faizin her çeşidi kaldırılmıştır,ayağımın altındadır.Lâkin borcunuzun aslını vermek gerektir.Ne zulmediniz,ne de zulme uğrayınız.Allah'ın emriyle faizcilik artık yasaktır.Cahilliyetten kalma bu çirkin âdetin her türlüsü ayağımın altındadır.İlk kaldırdığım fâiz deAbdulmuttalib'in oğlu (amcam) Abbas'ın faizidir.

ASHABIM!

Cahilliyet devrinde güdülen kan dâvâları da tamamen kaldırılmıştır.Kaldırdığım ilk kan davası Abdulmuttalib'in torunu (amcazadem) Rebia'nın kan davasıdır.

İNSANLAR!

Bugün şeytan sizin şu topraklarınızda yeniden tesir ve hakimiyet kurmak gücünü ebedi suretle kaybetmiştir.Fakat siz;bu kaldırdığım şeyler dışında,küçük gördüğünüz işlerde ona uyarsanız bu da onu memnun edecektir.Dininizi korumak için bunlardan da sakınınız!

İNSANLAR!


Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah'tan korkmanızı tavsiye ederim.Siz kadınları,Allah emaneti olarak aldınız;onların namuslarını ve iffetlerini Allah adına söz vererek helal edindiniz.Sizin kadınlar üzeridne hakkınız,onların da sizin üzerinizde hakları vardır.Sizin kadınlar üzerindeki

hakkınız,onların,aile yuvasını,hoşlanmadığınız hiçbir kimseye çiğnetmemeleridir.Eğer razı olmadığınız herhangi bir kimseyi aile yuvanıza alırlarsa,onları hafifçe döğüp sakındırabilirsiniz. Kadınların da sizin üzerinizdeki hakları, memleket göreneğine göre, her türlü yiyim ve giyimlerini temin etmenizdir.


MÜ'MİNLER!


Size bir emanet bırakıyorum ki ona sıkı sarıldıkça yolunuzu hiç şaşırmazsınız. O emanet Allah cc Kitabı Kur'andır.

MÜ'MİNLER!

Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi belleyiniz! Müslüman müslümanın kardeşidir, böylece bütün müslümanlar kardeştir. Din kardeşinize ait olan herhangi bir hakka tecavüz başkasına helal değildir. Meğer ki gönül hoşluğu ile kendisine vermiş olsun...


ASHABIM!

Nefsinize zulmetmeyiniz. Nefsinizin de üzerinizde hakkı vardır.

İNSANLAR!

Allah Teala her hak sahibine hakkını (Kur'an'da) vermiştir. Varise vasiyet etmeğe lüzum yoktur. Çocuk kimin döşeğinde doğmuşsa ona aittir. Zina eden için mahrumiyet vardır. Babasından başka bir soy iddia eden soysuz, yahut efendisinden başkasına intisaba kalkan nankör, Allah'ın gazabına, meleklerin lanetine ve bütün müslümanların ilencine uğrasın! Cenab-ı Hak, bu gibi insanların ne tevbelerini, ne de adalet ve şahadetlerini kabul eder.

İNSANLAR!

Rabbiniz birdir. Babanız da birdir; hepiniz Âdem'in çocuklarısınız, Âdem ise topraktandır. Allah yanında en kıymetli olanınız, O'na en çok saygı göstereninizdir. Arabın Arap olmayana -Allah saygısı ölçüsünden başka- bir üstünlüğü yoktur.

İNSANLAR!

Yarın beni sizden soracaklar, ne diyeceksiniz?

"-Allah'ın elçiliğini ifa ettin, vazifeni yerine getirdin, bize vasiyet ve öğütte bulundun diye şahadet ederiz." (Bunun üzerine Resûl-i Ekrem mübarek şahadet parmağını göğe doğru kaldırarak sonra da cemaat üzerine çevirip indirerek şöyle buyurdu.)

Şahid ol yâ Rab!

Şahid ol yâ Rab!

Şahid ol yâ Rab!

ANA SAYFAYA DÖN SIK KULLANILANLARA EKLE AÇILIŞ SAYFASI YAP

Hakkımda

Hz.Mevlana

Bağlantılar

Ana Sayfa
Hakkımda
Kayıt

Kısımlar


MevlanaBağlantılar

Mevlana Müzesini Gezmek İçin Tıklayınız
Yaşamı-Eserleri-Sözleri
T.C.Kültür ve Turizm Bakanlığı
NeyveSema
The Great Anatolian Philosopher
Mevlana Araştırmaları Derneği

Arkadaşlarım

malida

subat75

buraksamet

selinguven1

avare66

keisaieisen

aydinguney

ismailgurel

kalplerdeyiz


2/5/2009 - MEVLÂNÂ VE KUR’AN

Kategori: dini
Yazar Derya Örs   
7./13. yüzyılın siyasî ve toplumsal çalkantılarla dolu dünyasının karanlık ufuklarında Anadolu’dan bir güneş gibi doğarak, engin sevgisi ve düşüncele­riyle tüm insanlığı kuşatan, kucaklayan, çağlar üstü eserleri ve örmek haya­tıyla yedi yüz yıldan fazla bir zamandır insanlığa ışık saçmaya devam eden Mevlânâ hakkında bugüne kadar çok şeyler söylenmiş, çok şeyler ya­zılmış­tır[1]. Yaşadığı dönemde geniş kitleleri etkisi altına alan, ölümünden sonra da oğlu ve torunu tarafından öğretileri sistemleştirilmek suretiyle “Mevlevilik” adıyla bir tarikat kurularak düşünceleri ve inançları yaşatılmaya çalışılan, eserleri başta Osmanlı coğrafyası olmak üzere, İran, Hindistan ve Pakistan’da büyük şöhrete sahip olan, son zamanlarda Batılılar tarafından da büyüklüğü ve değeri her geçen gün daha çok fark edilen, 21. yüzyılın kitlesel iletişim dünyasında tamamen evrensel bir kimlik kazanan Mevlânâ’yı ve onun dü­şünce sistemini anlamak ve anlatmak uğruna hemen her yüzyılda büyük uğ­raşlar verilmiş, eserleri dünyanın çeşitli dillerine çevrilmiş, sayısız şerhler yapılmış, Mevlânâ’nın deyişiyle “herkes kendi zannınca ona yar olmaya” ça­lışmış ancak “içindeki sırları aramaya” pek yanaşan olmamıştır.

Mevlânâ’yı düşüncesine ve inancına şekil veren İslâm’ın iki ana kayna­ğından yani Kur’an ve sünnetten soyutlayarak anlamak ya da anlatmak müm­kün değildir. Gerçek Mevlânâ, ölümünden sonra ya­zılan ve pek çoğu hayal ürünü uydurma rivayetlerden ibaret olan “menâkıp” kitapla­rının karanlıkla­rında değil, kendi eserlerinin ve sözlerinin ışığında aranmalıdır[2]. Çünkü dü­şünceleri dikkatli ve sistematik bir bütünlük içinde incelendiğinde, bütün eser­lerinin Kur’an ayetlerinden ve peygamberin hadislerinden hareketle İs­lâm’ın esası olan tevhit inancını dile getirmek üzere yazıldığı görülecektir.

Mevlânâ, daha çocukluğundan başlayan uzun soluklu bir eğitimin ardın­dan, kendi zamanında geçerli olan bütün İslâmî, insanî ve edebî bilimleri öğ­renmiş ve bunları hakkıyla kavramıştır. Zaten altmış altı bin beyte varan şiir­lerinde ve mensur eserle­rinde görülen derin bilgi birikimi ve yoğunluk, onun ne denli olağanüstü bir dehaya sahip olduğunu açıkça gösterir.

Mevlânâ, Şems-i Tebrizi ile karşılaşıp ruhunda ilâhî aşk fırtınaları kop­mazdan önce, bulunduğu her şehirde ve mekanda geniş halk kitlelerine vaaz eden bir vaiz, fetva veren bir müftü, fıkhî meseleleri halleden bir fakih, Kur’an’ı en geniş ayrıntısıyla tefsir eden bir müfessir, kelâm ilmi­nin bütün ana konularına vâkıf bir kelâmcı olarak karşımıza çıkar. Mevlânâ’nın İslâmi bilimlerle yoğrulmuş bu âlim kişiliğinin göz ardı edilerek sadece mistik hâl ve heyecan sahibi bir şair sıfatıyla ele alınması, ya da yaşadığı dönemde aslâ var olmayan bugüne ait bir takım anlayışlarla ele alınıp değerlendirilmesi onun anlaşılması yolunda büyük bir engel teşkil eder. Çünkü şiir, onun için sahip olduğu bilgileri insanlara ulaştırmak, onlarla paylaşmak ve on­ları doğru yola çağırmak için gerekli bir araçtan başka bir şey değildir.

Bu açıklamalardan hareketle, bu makalede, hayatını Kur’an ile yaşayan, bütün eserle­rinde Tanrı’nın buyruklarını insanlara tefsir etmeye, onların an­layabile­ceği se­viyeye çekmeye çalışan Mevlânâ’nın Kur’an’dan ne anladı­ğını, Kur’an hak­kında ne düşündüğünü öncelikle kendi eserlerinden yola çı­karak ana hatlarıyla incelemeye çalışacağız.

Mevlânâ’nın Kur’an Anlayışı

Hiç kuşkusuz Mevlânâ, Kur’an ve sünnet konusundaki derin ve engin bil­gisinin temellerini “Sultanu’l-Ulema” lakabıyla tanınan babası Bahâeddin Veled’den almış, ardından yine babasının müritlerinden olan büyük hocası Seyyid Burhâneddin Muhakkık-i Tirmizî’den dokuz yıl boyunca zâhirî ve bâtınî ilimler öğrenmiştir. Onun kendisine örnek aldığı Attâr’ın çeşitli eser­leri, Senâyî’nin Hadîkatu’l-Hakîka’sı ve Şems-i Tebrizî’nin Makâlât’ı da as­lında Kur’anî ve tevhidî esaslar çerçevesinde ancak mistik bir neşeyle yaz­mışlardır. Mevlânâ’nın ortaya çı­kı­şının altyapısını hazırlayan bu eserler, öz­leri itibarıyla çeşitli Kur’an âyetle­rini ve peygamberin sözlerini esas alarak İslâm inancını açıklayan, tefsir eden kitaplardır. Muhakkık-i Tirmizî’nin Ma’ârif’inde Bahâeddin Veled’den nak­lettiği şu sözler bu konuda iyi bir ör­nek teşkil eder:

Bütün Kur’an’ı eledim, aktardım; her âyetin, her kıssanın anlamının özeti olarak şunu buldum: Ey kul, benden başkasından kesil, başkasından bulaca­ğın, elde edeceğin, her şeyi, halka minnet etmeksizin benden bulursun. Ama benden bulacağın, elde edeceğin hiçbir şeyi hiç kimseden bulamazsın, hiçbir kimseden elde edemezsin. Ey bana yapışan, sarılan, daha fazla yapış, daha fazla sarıl bana. Namaz Allah’la buluşmaktır; zekat Allah’la buluşmak­tır, oruç Allah’la buluşmak. Bu çeşit buluşup kavuşmalar, her buluşup ka­vuşma­dan daha tatlıdır. Hani sevgilinin yanında oturursun, bunun bir lezzeti var­dır. Başını kucağına korsun, bunda da bir lezzet vardır. Fakat Tanrı’ya ka­vuşmanın lezzeti hepsinden üstün. İster Kur’an’ın evvelinden oku, ister ahi­rinden; anlamı bu: Ey benden ayrılmış olan, bana kavuş. Diriden ayrılmış olan ölüdür. Değil mi ki canı, canan vermiştir; sana gönlüne huzur veren bir gönül lütfetmiştir. Ruhuna bir ruh ihsan eylemiştir. Peki onu unutup boş şey­lerden vefa umarak ömrünü yele vermekten utanmaz mısın sen?[3]

Mevlânâ hiç kuşkusuz yoğun bir İslâmî eğitim aldığı gençlik dönemle­rinde, o zamana dek kaleme alınmış olan pek çok tefsiri okumuş ve her halde Kur’an’ın metni ile birlikte bu tefsirlerden bir kısmını iyice ezberlemiş ve sindirmiş­tir. Eflâkî’nin bir hikâye münasebetiyle bildirdiğine göre, Fahreddin-i Dîvdest adlı bir edip, Mevlânâ’ya Abdurrahman es-Sulemî’nin el-Hakâ’ik fi’t-Tef­sîr adlı ünlü işârî ve tasavvufî tefsirini istinsah etmiş, o da buna karşılık adı geçene ferecesini vermiştir[4]. Bu, anekdottan Mevlânâ’nın bu tür tefsirleri okumaya düşkün olduğu, özellikle Sulemî’nin tefsirine özel bir önem verdiği anlaşılmaktadır.

Mevlânâ da tıpkı babası ve hocaları gibi, başta Mesnevi’si olmak üzere, Fîhi Mâfîh, Mecâlis-i Seb’a ve Mektûbât’ta, hatta insanlık tarihinin en büyük aşk ve sevgi kaynaklarından birisi olan Divan’ında, Kur’anî kavramları, Kur’an’da geçen hemen bütün peygamber kıssalarını[5], Kur’an ahlâkını, insa­nı bu dünyada ve öte dünyada sa­adete ulaştıran yolları, İslâm’ın ve imanın şartlarını ve gereklerini, Tanrı’nın sıfatlarını, isimlerini, bunların âlemdeki te­cellilerini, inanç ve iman esaslarını uzun uzun anlatarak tefsir eder. Bunun için âyetlerden, hadislerden, kendinden önceki din büyüklerinin sözlerinden, Attâr’ın ve Senâyi’nin şiirlerinden, hatta yaygın halk hikâyelerinden yararla­nır. Mevlânâ’nın eserlerinde kullandığı âyetlerin ve hadislerin sayısı başlı ba­şına bir kitaba konu teşkil edebilecek kadar çoktur. Bizim buradaki maksa­dımız bu âyetlerin nasıl, nerede ve ne şekilde kullanıldığını göstermek değil, Mevlânâ’nın Kur’an’a nasıl baktığını ve ondan ne anladığını tespit etmektir[6]. Onun bütün bu anlatışlardan tek maksadı, kısaca ilâhî kelâmı insanlara bir başka pencereden göstermek, anla­şılır kılmak, sevdirmek ve yaşatmaktır. Mevlânâ, Kur’an’ın üslûbundan, anlatım tarzın­dan, çeşitli olaylar ve olgular konusundaki sosyolojik ve psiko­lojik yönteminden son derece etkilenmiş, bu yüzden Mesnevi’de gerek mensur eserle­rinde Kur’an’da izlenen üsluba uygun bir yol tutmuştur.

Mevlânâ, Mesnevi’nin birinci cildinin Dibace’sinde, “kitabının bir il­ham eseri olduğundan, yakin sırlarından bahsettiğinden, Kur’an’ı iyiden iyiye aç­tığından yani keşşâfu’l-Kur’an olduğundan söz eder. Bu Dibace’de yer alan ifadelerin bir ço­ğunun Kur’an ayetle­riyle örneklenmiş olması yüzünden ken­disini eleştirenler olmuş, sözlerinin “vahiy” ol­duğunu iddia ettiği gibi suçla­malarla karşı karşıya kalmış­tır. Ancak “Mesne­vimiz, birlik (vahdet) dükkanı­dır. Onda bir (vahid)’den başka ne görürsen, o puttur[7]” diyen Mevlânâ’nın hiç kuşkusuz böyle bir id­diası yoktur. Gölpınarlı bu konuya şöyle açıklık ge­tirir:

Mevlânâ, hiçbir vakit ve hiçbir surette Mesnevi’yi Kur’an olarak sun­mayı aklına bile getirmez. O, vahdetin aşırı ve taşkın cezbesiyle kainatı, geç­mişleri ve gelecekleri kendisinde gören, kendisini yaratılışa mihver ve gaye sayan bir sufi değildir. Onun her sözü şeriat kantarıyla tartıldıktan sonra ha­kikat potasına konmuştur. Mevlânâ’nın övgüleri, Mesnevi’nin Kur’an-ı Mecid’in, hadis-i şeriflerin mealini, tefsirini, şerhini ihtiva eden bir ilham eseri olduğunu bildirmek içindir, yoksa onu, hâşâ, bir vahiy olarak telakki etmemiştir, etmez de. Şemseddin, Mevlânâ ve Mevlânâ’ya gerçekten uyanlar, ne bazıları gibi nübüvveti kisbî bilmişlerdir; ne Hatm-i Vilayet makamından bahsetmişlerdir, ne o makama sahip oldukları iddiasında bulunmuşlardır, ne ittihada inanmışlardır, ne hulûle[8].”

Pek çok kere Mesnevi’sini amaç itibariyle Kur’an’a benzetmiş, onunla pek çok insanın doğru yolu bulduğunu, ancak nicelerinin sapıttığını ifade et­miştir. Gerçekten de Mesnevi, baştan sona Kur’an ve sünnet ile yoğrulmuş ve adeta manzum bir Kur’an tefsirine dönüşmüştür. Mevlânâ be­yitlerinde sü­rekli olarak âyetlerden lafzî ve manevî ikti­baslar yapar, bazen telmih yoluyla âyetlere işaret eder, bazen âyetleri hatırlatacak karinelerle onları Farsçaya çe­virerek beyitler içinde eritir. Bütün bu hususlar göz önünde tutulduğunda Mevlânâ’yı Ku­r’an’dan ve Kur’anî ilimlerden soyutlayarak anlamanın ya da anlatmanın imkan­sızlığı, hatta abesliği ortaya çıkar. Mevlânâ da meşhur bir rubaisinde Kur’an ve sünnet ile arasındaki bağı şöyle dile geti­rir:

“Canım bedenimde oldukça Kur’an’ın kölesiyim. Tanrı’nın seçkin pey­gamberi Muhammed’in yolunun toprağıyım. Kim benden bundan başka bir söz naklederse, o sözden de bezmişim ben onu söyleyenden de.[9]

Mevlânâ, bu sözleriyle bir İslâm âlimi olarak peygamberlerin mi­rasının gerçek vârisi olduğunu, Tanrı, evren ve insan arasındaki ilişkiyi anlamak için Kur’an ve sün­net anahtarından yararlanmak gerektiğini söyle­mekte, bu ikisi­nin ilkelerine uymayan hususlarda kendisine yapılacak yakıştırmalar­dan ve bühtanlardan uzak olduğunu bildirmektedir.

Aynı duyarlılık hocası ve şeyhi Muhakkık-i Tirmizî’nin şu sözlerinde de görülür: “Allah’ın salâvâtı ona olsun, Muhammed’in ayağının toprağıyım ben. O da benim canımın sevgilisidir; bana vermiştir kendini[10].” Aslında, Bahâeddin Veled’den başlayarak, Muhakkık-i Tirmizî, Mevlânâ, Şems-i Tebrizi ve Sul­tan Veled’e dek uzanan çizgide ortaya konan ve çeşitli mec­lis­lerde yapılan konuşmaların (takrirât) bir araya gelmesinden oluşan ve “Maâ­rif” veya “Makâlât” gibi adlarla anılan bütün eserlerde, üslup farklılıkları ol­makla bir­likte, ortak bir inanç ve düşünce dile getirilir. Bütün bu eserler, zâ­hirî anlam­larına da sadık kalmak suretiyle Kur’an’ı kendi tevhidî bütün­lüğü içinde ancak tasavvufî bir coşku ve hâl ile tefsir ve tevil ederler. Bununla bir­likte gerek Mevlânâ gerek hocaları, Kur’an’ın, insanın kişisel hevâ ve heves­lere dayanarak tevil ve tefsir edilmesine şiddetle karşı çıkmışlardır: Muhakkık-i Tirmizî bu konuda şöyle der:

Tutarlar da Kur’an’ı tefsire koyulurlar. Söyledikleri sözler, hep kendi zanlarına, kıyaslarına, meşreplerine yakıştırmalarına göredir. Bunlara uy­gun laf ederler, sonra da ona tefsir adını takarlar. Oysa ki yaratılmışın zannı, şüphesi, yaratanın dileğine, muradına asla uymaz. İşte “Kur’an’ı kendi re­yiyle tefsir eden kâfir olur” sözünün manası budur... Dünyada itibar edilecek söz ya Kur’an’dır ya hadis, Ama bazı kişiler, Kur’an’ın anlamında yanılmış­lar, ona da tefsir adını, aptallıklarından vermişler, gene aptallıklarından anlamı uzattıkça uzatmışlar. Yaratıp geliştirenin sözünü,yaratıp geliştirenden duy[11].”

Mevlânâ da Kur’an’ın olur olmaz yere tevil edilmesine karşı çıkar. Ona göre Kur’an’ın söylediğini anlamaya çalışmak, Kur’an’ı Kur’an ile tefsir et­mek gerekir, heva ve heveslerin sözlerini Kur’an’a söyletmek değil. Kendisi de Mesnevi’de bazı âyetleri tevil etmiş, ancak âyetlerin bâtınındaki anlamları ele alırken zâhirî anlamlarını ve hükümlerini hiçbir zaman tama­men devre dışı bırakmamış; bütünüyle sembolik ve üstü kapalı tefsir ve teviller­den ka­çınmıştır.
Sen el değmemiş sözü tevil etmişsin, Kur’an’ı değil kendini tevil et.

Kendi hevana uyup Kur’an’ı tevil ediyorsun da yüce anlam senin yüzün­den alçalıp eğriliyor[12].”

Kur’an’ı diledikleri gibi tevil edenlerin durumunu, eşek sidiğinin üzerin­deki saman çöpünün üzerine binerek kendisini gemi kaptanı zanneden sine­ğin haline benzetir ve onun tevilinin ne denli asılsız ve değersiz olduğunu söyler:

Aslı olmayan tevil sahibi de sineğe benzer; onun vehmi eşek sidiğidir, düşüncesi de saman çöpü.
Sinek kendi düşüncesine saplanıp tevile kalkışmasa, bundan vazgeçse baht o sineği devlet kuşu haline getirir[13].”   

Divandaki bir şiirinde de Kur’an’ı kendi bilgisi, hâli ve anlayışı ölçü­sünde tevil edip sonra da bunu başkalarına dayatmaya çalışanları hedef alarak şöyle der:

Kendi bilgin ve halinle Kur’an’ı tevil ediyorsun; ondan sonra da Kur’an’ı halkın başına örs gibi vuruyorsun[14].”

Mevlânâ, Kur’an’ı “peçesini açmakla yüzünü hemencecik gösteriverme­yen bir geline benzetir[15].” Kur’an gelininin yüzünü açması, o peçenin ardın­daki güzelliği göstermesi için heva ve heveslerden kurtulmak ve ona yürekten bir samimiyetle yaklaşmak gerekir. Mevlânâ’nın büyük saygı duyduğu ve Mesnevi’de her zaman “Ha­kim” adıyla andığı manevî üstatlarından büyük mutasavvıf şair Senâyî de tevhit konulu bir kasidesinde buna benzer bir ifade kullanır:

Kur’an gelini, yüzündeki örtüyü ancak anlam başkentini kavgadan dö­vüşten temizlenmiş olduğunda çıkarır.
Kur’an’dan bir nakıştan başka nasibin yoksa şaşılmaz buna, çünkü Kör­lerin gözü, güneşin yalımlarından, hararetinden başka bir şey elde ede­mez[16].”

Kur’an anlaşılması ve yaşanması gereken bir kitaptır Mevlânâ’ya göre. Çünkü Tanrı tarafından insanlığa indirilmesinden maksat budur. Bu maksada yönelik olmayan çabalar boşunadır. Onu, buyruklarını yerine getirmeden, anlamadan, kendisiyle hemhâl olmadan papağan gibi habire tekrarlamanın ya da okumanın çok da bir faydası yoktur. İnsan, en güzel ör­nekler olan pey­gamberlerin canlarına ulaşmak, onlar arasına karılmak için Kur’an’a sığın­malıdır:

 “Eyvahlar olsun o diriye ki ölüyle düşüp kalktı da öldü, dirilik kaçtı gitti ondan.
Sen de Tanrı Kur’an’ına kaçarsan, peygamberlerin canlarına ulaşır, on­larla karılırsın.
Kur’an peygamberlerin halleridir, onlar tertemiz ululuk denizinin balık­la­rıdır.
Kur’an’ı okur fakat dediğini tutmazsan, tut ki peygamberleri erenleri gör­müşsün ne çıkar?
Fakat Kur’an’daki hikayeleri okur, buyruklarını tutarsan can kuşun ka­feste daralır.
Kafesteki kuş, zindandaki mahpusa benzer; kurtulmayı istemeyişi bilgi­sizliktendir.
Kafeslerinden kurtulan canlar peygamberledir, halka kılavuzluğa layıktır onlar.
Onların sesleri dışarıdan gelir, dinden duyulur; sana da kurtuluş yolu budur, bu der, o ses[17].”

Divan’da da Kur’an’ı vasfedenlerin, onu okuyup anlamlarını kavrayarak kendilerinden geçmedikleri, hâlâ aklı başında kalabildikleri için Kur’an ehli olmadıklarını, sadece bir okuyucudan ibaret olduklarını söyler:

O Kur’an’ı vasfedip duran değil mi ya kendi hâlindedir, değil mi ya aklı başındadır; Kur’an ehli değildir o, olsa olsa bir okuyucudur[18].”
Yine Fîhi Mâfih’te bir Kur’an okuyucusundan bahisle “Evet, Kur’an’ın suretini doğru okuyor, fakat manasından haberi yok. Esasen onun gerçek ma­nası kendisine anlatılmış olsa, kabul etmez ve yine körü kö­rüne okur” diye­rek Kur’an’ı hiç anlamadan okuyanları ve yalnızca bununla yetinenleri eleş­tirir[19].

Akıl için kullanılabilecek yegâne ölçü, yegâne meheng Kur’an’dır, pey­gamberlerin halleri ve sünnetleridir.

Meheng olmadıkça vehimle akıl belirmez, tez ikisini de meheng taşına götür.
Bu meheng Kur’an’dır, peygamberlerin halleridir[20].”
Kur’an baştan sona hikmettir, hikmetse müminin yitik malı. O halde, her mümin yitiğinin nerede olduğunu bilmeli ve onu oradan almalıdır.
 “Kur’an’ın hikmeti madem ki müminin kaybolmuş malıdır, herkes el­bette kaybolmuş malını bilir[21].”

Mevlânâ, Kur’an ile haşır neşir olanın canının onun ta kendisi ke­si­lece­ğini, varlığının büsbütün Kur’an’a dönüşeceğini, samanla arpa yiyenin ise ancak kurban olacağını veciz bir şekilde dile getirir:

Samanla arpa yiyen kurban olur; Tanrı ışığını yiyense Kur’an kesilir[22].”

“Tanrı’nın bazı kulları vardır ki Hakk’a Kur’an vasıtasıyla ulaşırlar. Bazı daha has olan kulları da vardır ki onlar Tanrı’dan gelir ve Kur’an’ı burada bulup Tanrı’nın göndermiş olduğunu bilirler[23].”

Kur’an, öyle bir kitaptır ki onun içinde her seviyede, her anlayışta insanı doyuracak kadar bilgi vardır. Ne aradığını bilen orada her şeyi bulabilir. Kur’an’ın hem zâhiri hem de bâtını, yani her görüneninin ardında bir görün­me­yeni, her bilineninin ardında bir bilinmeyeni vardır. Kur’an sıradan seçkin herkese yetecek büyüklükte ve genişlikte bir sofradır, fakat herkes o sofradan ancak kendi kabiliyeti ölçüsünde, kendi yiyebileceği kadar rızıklanabilir.  

Hani Kur’an gibi anlamı yedi kattır; ileri gelenleri de doyuracak yemek vardır onda geri kalanları da[24].”
Kur’an harfleri bil ki görünür, fakat bu görünen harflerin onlardan çı­kan mananın altında pek kahredici pek güçlü bir de iç manası vardır.
Onun altında bir iç mana daha, ondan sonra bir üçüncü iç mana var ki orada bütün akıllar yiter gider.
Kur’an’ın dördüncü iç manasını, eşi, örneği olmayan Tanrı’dan başka kimse görmedi, bilmedi.
Ey oğul, sen, Kur’an’ın görünen, bilinen dış yüzüne bakma; şeytan da Âdem’i ancak toprak görür.
Kur’an’ın dış yüzü (zâhir) bir insana benzer, şekli kılığı görünür de canı gizlidir[25].

Yine Fîhi Mâfîh’te “Kur’an’dan herkesin zâhirî bir tat alıp sütüyle gıdalanabileceğini, ancak sadece kâmil insanlar için onun manasında ayrı bir zevk olduğunu ve onların Ku’ran’ı bir başka türlü anladıklarını[26]” dile getirir.

Bazı kıt akıllı, anlayışsız insanların Kur’an’ı anlamadıkları gibi Mes­nevi’yi de anlamadıklarını, orada sözden başka bir şey göremeyip anlama ulaşamadıklarını söyler. Tanrı’nın kitabının da zamanında kâfirler tarafından böyle kınandığını belirterek kendi anlayışındaki kusur yüzünden Mesnevi’yi kınayanlara, taş atanlara ce­vap verir ve onları bu eserin bir benzerini mey­dana getirmeye çağırarak adeta meydan okur:

Eğri kişi Kur’an’dan sözden başka bir şey görmez; sapıkların bu halle­rine de şaşılmaz.
Körlerin gözü, güneşin yalımlarından, hararetinden başka bir şey elde edemez[27].
Maskaranın biri ansızın eşek ahırından başını çıkardı da kınarcasına dedi ki:
Bu söz, yani Mesnevi, aşağılık bir söz; peygamberin hikayesi mi, onun izinden gitmeyi mi anlatıyor?
Erenlerin koşturdukları yandan, yüce sırlardan bahis yok.
Tanrı’nın kitabına da söylendi bu sözler; kâfirler onu da böyle kınadılar.
Dediler ki: Geçmişlerin hikayeleri, eskimiş masallar; bunda öyle derin bahisler, gerçeğe ait sözler yok.
Meydanda olan şeyler, herkes anlar, herkes bilir bunları; nerede bir ba­his ki akıl, kendisini kaybetsin?
Tanrı, sana kolay görünüyorsa, dedi, bu kolaylıkta bir sure söyle.
---
A kınayan köpek sen havlayıp duruyorsun, Kur’an’ı kınamakla hükmün­den kurtuluyorsun sanki.
O arslan değildir ki ondan canını kurtarabilesin; yahut da onun kahır pençesinden imanını halas edesin.
Kur’an kıyamete dek seslenir, a kendilerini bilgisizliğe feda eden toplum der:
Beni masal sandınız, kınayış tohumunu kafirlik tohumunu ektiniz durdu­nuz.
Ama gördünüz ya, kınadığınız durup durmada; sizse yok oldunuz, masala döndünüz.
Ben Tanrı kelâmıyım, Tanrı’nın zatıyla durmadayım; canın canına gıda­yım; tertemiz apaydın bir yakutum ben[28].”
Mesnevi’nin sadece sözlerine ve görünüşüne aldananlar onun anla­mın­dan uzak kalanlar, tıpkı Kur’an’ın bazı insanları saptırdığı gibi Mes­nevi yü­zünden yoldan azarlar. Mesnevi’yi şeklen anlamaya çalışanlar, anlamını ve içeriğini kavrayamayanlar, onu sadece kınamaya çalışır­lar.
Sözü de şu beden gibi bil; anlamı, içindedir, can gibi hani.
Ten gözü, boyuna teni görür; can gözüyse zehirle dolu olan canı görür.
Demek ki Mesnevi’nin sözlerindeki görünüş yüzünden, görünüşe bakan yolunu azıtır; anlamı göreneyse o sözler, doğru yolu gösterir.
Kur’an’da da Tanrı, bu Kur’an buyurmuştur, gönül yüzünden kimine doğru yolu gösterir, kimini doğru yoldan azdırır[29].”
Kur’an’ı ancak Kur’an ile anlamak ve yorumlamak mümkündür; nitekim Mesnevi’yi de Mesne­vi ile:
Kur’an’ın anlamını ancak Kur’an’dan sor, heva ve hevesine uymayı ateşe vurup yakmış kişiden öğren.
O kişi Kur’an’ın karşısında kurban olmuştur, alçalmıştır, onun canı, Kur’a­n’ın ta kendisi kesilmiştir.
Güle tamamıyla kendisini feda etmiş yağı, ister gülyağı diye kokla, ister gül diye[30].”
Kur’an’a ve onun evrensel değerlerine bağlılığını her fırsatta dile getiren Mevlânâ, içeriği yine tamamen Kur’an’ın emir ve yasaklarına uygun beyanla  insanlara şöyle va­siyet etmiştir:
Ben size, gizlice ve açıkça Tanrı’dan korkmayı, az yemeyi, az uyumayı, az söylemeyi, günahlardan çekinmeyi, oruca, namaza devam etmeyi, daima şehvetten kaçınmayı, halkın eziyetine ve cefasına dayanmayı, ayak takımıyla ve akılsızlarla düşüp kalkmaktan uzak bulunmayı, kerim olan salih kimselerle beraber olmayı vasiyet ederim. Çünkü insanların en hayırlısı, insanlara fay­dası dokunandır. Sözün hayırlısı da az ve öz olandır. Hamd yalnız Tanrı’ya mahsustur. Tanrı’yı birleyen kimseye selam olsun[31].”

Sonuç

Mevlânâ’nın öğretisi, söylenildiği ya da iddia edildiği gibi, İslâm dininin yerine getirilmesi zorunlu olan zâhirî ve kesin hükümlerini görmezden gelen dinler üstü bir yol değil, bütün dinleri kaynak itibarıyla İslâm sayan, bütün insanlığı Tanrı’nın yaratıkları ve kulları olarak kabul eden, ancak Tanrı tara­fından son din olduğu ilân edilmiş olan İslâm’ın tevhidî anlayışı içinde, Kur’an ile bütünleşmiş bir halde, Hakk’a kulluk ve halka hizmet potasında eriten geniş ve kucaklayıcı bir yaklaşımdan ibarettir. İnsanlığın düşünce ve eylem tarihi içinde benzeri az görülen bu eşsiz ârifin, İslâm’ın iki ana kayna­ğıyla, yani Kur’an ve sünnetle dolu düşünce tes­tisinden taşanları anlamak için, bu iki kaynağa müracaat kaçınılmazdır. Aksi halde onun eserlerini hak­kıyla anlamak ya da ondan yararlanmak kuru bir iddiadan başka bir şey ol­mayacaktır. Çünkü, Mevlânâ’nın din, dil, ırk, renk farkı gözetmeden tüm in­sanlığı hakikate çağı­ran, Tanrı’nın sonsuz merhamet pınarlarından kana kana su içmeye davet eden evrensel mesajı ve sevgi dolu yaklaşımı, aslında bizzat İslâm dininin ve Kur’an’ın “Ey insanlar hep birlikte barışa gelin” şeklinde tüm insanlığı ger­çekleştirmeye davet ettiği yaklaşımdır. İşte bu yüzden Mevlânâ, 26.000 beyti aşan Mesnevisi’nde aslında Kur’an’dan başka bir şey konuşmamıştır.

Sonuç olarak denilebilir ki artık bütün insanlığın ortak ve evrensel değeri haline gelmiş olan bu büyük düşünürü, Kur’an’dan ve sünnetten soyutlaya­rak, Kur’an ve sünnet dairesi dışında göstererek anlamak ve anlatmak, onu 20. yüzyılın toplumsal ve siyasal şartları gereği ortaya çıkmış bir takım ide­oloji­lerle etiketlemek ve evrensel mesajını renkli folklorik ve sembolik gös­ter­gelere indirgemek ona ve düşüncelerine yapılabilecek en büyük hak­sızlık olacaktır.
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı




2/5/2009 - MESNEVÎ’DE “BEN” VE “SEN” TANIMLAM

Kategori: Deneme
Yazar Adnan Karaismailoğlu   

Mevlânâ (ö. 1273), Mesnevî’sinde ve diğer eserlerinde “ben”i şiirselliğin ve sufî düşüncenin derinliğinden yararlanarak, günlük algılamanın dışında bir içerikle tanımlamaktadır. Ancak hemen belirtelim ki Mevlânâ’nın üst bir dil ve anlayışla yaptığı yorum, bütünüyle gündelik hayatla da ilgilidir. Tanım ve yorumlarının etkileyiciliği de buradan kaynaklanmaktadır.

Mevlânâ “ben” tanımlamasında “biz”, “sen” ve hatta “o” kişiliklerini de sorgulamaktadır. Varlığı ve benlik duygusunu irdelediği anlatımlarında farklı bir değer yargısı oluşturmakta, önce “ben”i “sen”le buluşturmakta, sonuçta değeri “senle özdeşleştirmektedir. Konuyu, Mesnevî’deki bir hikâyeyle tartışmaya açmak uygun olacaktır. Söz konusu hikâye başlığıyla birlikte şu şekildedir:

Dostunun kapısını çalan kişinin hikâyesi: Dost içeriden “Kimdir, o?” dedi. -Kapıdaki- “Benim” dedi. Dost, “Madem sen, sensin, kapıyı açmıyorum. Dostlardan “Ben” olan hiç kimseyi tanımıyorum. Git!” dedi
Biri geldi, arkadaşının kapısını çaldı. Arkadaşı, “Ey güvenilir kişi! Kimsin?” dedi.
“Ben” dedi. Ona “Git, zamanı değildir. Böyle bir sofrada ham kişiye yer yoktur” dedi.
Ham kişiyi ayrılık ve hicran ateşinden başka ne olgunlaştırır? İki yüzlülükten nasıl kurtulur?
O zavallı gitti. Bir yıl yolculukta dostunun ayrılığında alevlerle yandı.
O yanmış, olgunlaştı. Sonra geri döndü. Yine arkadaşının evinin etrafında dolaştı.
Dudağından edepsiz söz çıkmaması için yüz korku ve edeple kapının halkasını vurdu.
Dostu, “Kapıdaki kimdir?” diye seslendi. “Kapıda da sensin, ey sevgili!” dedi.
-Dostu- “Şimdi benim gibisin, ey ben! Gir. Evde iki bene sığacak yer yok” dedi.[1]


Günlük kullanımda “Ben” zamiri, konuşanı, diğer bir deyişle etken olanı göstermektedir. Bu şekilde merkezde yer alan bir kişiyi veya kişiliği temsil etmektedir.  Gündelik yaşamda, örneğin çocuğun hayatında “Ben” kelimesi bu nedenle büyük bir çekiciliğe sahiptir. Varlık iddiasının özünde yer alan kişilik, kendisini en kolay şekilde bu zamirle ifade etmektedir. Gerçekte birinci, ikinci ve üçüncü kişi ve kişileri adlandırmak için masumca kullanılan “Ben”, “Sen” ve “O” zamirleri, gündelik hayatta benlik ve bizlik gibi baskın ve olumsuz bir kişiliği veya dışlamayı temsil edebilmektedir.


Önce Mesnevî’deki “ben” kişiliğinin olumsuzluğu üzerinde duralım. “Ben” odaklı düşünce ve tavırlar, kişi ve toplum için kötü sonuçlar doğurur. Benlik, yanlışlıkların ve kötülüklerin kaynağıdır:


Ölçüsüzlüğün, tembelliğin ve cimriliğin kaynağı benliktir:


Tembellikten, cimrilikten, biz ve benlikten dolayı karşı koyuyor, kendini baş yapıyorsun.[2]
Halkın merdiveni, bu biz ve benliktir; sonunda bu merdivenden düşülecektir.
Daha yukarı giden, daha aptaldır; onun kemiği daha kötü kırılacak..[3]
İki elle ben ve bize yapıştın. Bütün bu haraplık iki varlıktandır.[4]
“Biz” yıldızları gizlenmedikçe, bil ki dünya güneşi gizlidir.
“Kendi”ne gürz vur, benliği kırıp yok et; çünkü beden gözü, kulaktaki pamuktur.[5]

Bütün bu kullanımlar, “ben”e yüklenen olumsuz özellikleri yansıtmaktadır. Bu nedenle kötülüklere yol açan bu kişilik reddedilmelidir:

Kötülerin kötülüklerine acıyın; benliğe ve bencilliğe lânet ediniz.[6]

Mesnevî’den “ben” ve “sen” kişiliği üzerine kurulu bir hikâye, kazanılması gereken anlayışı ortaya koymaktadır: “Kurt ve tilkinin, aslanın yanında ava gitmesibaşlığını taşıyan hikâye özetle şöyledir:[7]

Aslan, kurt ve tilki av aramak için dağa gitmişlerdi...
Erkek aslan onlardan ar duysa da, ikramda bulundu ve yoldaşlık yaptı…
Dağ öküzü, keçi ve semiz tavşan buldular, işleri ilerledi…
Kurt ve tilki, -onların- padişahların adaletiyle bölüşüleceğini ümit ediyorlardı.
Her ikisinin ümidi, aslana yansıdı. Aslan o ümitlerin dayanağını bildi…
Aslan dedi: “Ey kurt! Bunu pay et. Ey koca kurt! Adaleti yenile…
Kurt dedi: “Ey padişah! Yaban öküzü, senin payındır. O büyük, sen de büyük, iri ve çeviksin.
Keçi, benimdir. Çünkü keçi orta boyda, aradadır. Ey tilki! Yanlış yapmadan tavşanı al.”
Aslan dedi: “Ey kurt! Nasıl dedin? Söyle; ben buradayken sen, “Biz ve sen” mi, diyorsun?...
Öne gel, ey kendini satın alan eşek!” dedi. Geldi. Pençesini vurdu ve onu parçaladı…
Ondan sonra, aslan tilkiye yüzünü çevirerek, “Yemek için bunu dağıt” dedi:
-Tilki- secde edip dedi: “Ey seçkin padişah! Bu semiz öküz, senin kuşluk yemeğindir.
Bu keçi, galip padişaha öğle için yahni olur.                 
O diğer tavşan da akşam için bu lütufkâr ve cömert padişahımıza gece çerezi.”
-Aslan- dedi: “Ey tilki! Sen adaleti parlattın. Böyle bölmeyi kimden öğrendin?
Ey büyük! Bunu nereden öğrendin?” -Tilki- “Dünya padişahı! Kurdun durumundan” dedi.
-Aslan- dedi: “Madem bizim aşkımıza tutsak oldun, her üçünü tut, al ve git.
Ey tilki! Madem bütünüyle bizim oldun, seni nasıl incitirim? Zira sen, biz oldun.
Biz, senin; bütün avlar, senin. Yedinci semaya ayak bas, çık.
“Ben” kimliğinin, “sen” kimliğinin karşısında yok edilmesi tasavvuru ve amacı, Mevlânâ’nın anlatımında manevî hayatla ilgili olduğu kadar gündelik hayat için de geçerlidir.

Mevlânâ, üst bir anlayış ve dille farklı tanımlamalarla düşünce dünyasına ve gündelik hayata zenginlik kazandırmıştır. Örneğin sözlerimizin başında aktardığımız hikâyede varlık iddiasına sahip olan “ben”, “sen” karşısında değer taşımamakta, “sen”in varlığına ulaştığında yücelmektedir.


Benlikçi “Ben” kişiliği, Mesnevî’de efendilik, padişahlık, sevgililik tavrıyla, bir başka görüntü olarak da akıllılık, bilgiçlik ve rehberlik iddialarında yerini bulmaktadır. Bütün bunlar gerek gönülde gerekse günlük yaşantıda gerçeği kavramaya, huzuru ve barışı sağlamaya engel olucudur. Bunların karşılığında bilinçsizlik, bilgisizlik ve bağımlı olmak, üstün kişilik özellikleri görülmektedir. Zira bu özellikler, muhataba yakınlaşmayı, sevilene bağlanmayı ve onunla bütünleşmeyi temin etmektedir. Bu bakış, elbette bir üst anlayıştan kaynaklanmaktadır. Bu anlayışın esaslarına değinmeden ilgili bazı ifadeleri Mesnevî’den aktaralım:


Bu idrakin mahremi, idraksizden başkası değildir; dilin kulaktan başka alıcısı yoktur.[8]
Herkes bu varlığın tuzak olduğunu, iradeyle ilgili düşünce ve sözün cehennem olduğunu bilmektedir.
Ey doğru yola ermiş! Benlikten benliksizliğe kaçarlar veya sarhoşluğa veya meşguliyete.[9]
Kendini unutunca, anarlar seni; kul oldun mu, o zaman özgür bırakırlar seni.[10]


Birinci noktada benlik dolu “ben”den söz edilmişti. Bu “ben”in “sen” olma süreciyle ilgili bazı değerlendirmeler de biraz önce söze geldi. “Ben”, varlığını terk edip “sen” olunca, artık önceki benlik sahibi “ben” yoktur. Bundan sonra söylenen “ben”, “sen” için söylenmektedir.

Bu noktada kavranılmasında güçlüğe düşülen “Ene’l-Hak” kavramı önümüze çıkmaktadır. Bu kavramı ele almadan önce, “ben”den “sen”e ve sonra farklı anlamdaki “ben”e geçişin zihinlerde doğurabileceği tereddütlerle ilgili, Mevlânâ’nın bazı ifadelerine yer vermek gereklidir.

Aşağıdaki beyitlerde Mevlânâ, “ben”i kullanan iki kişiden söz etmektedir. Bunlardan biri, “Ene’l-Hak (Ben Tanrı’yım)” sözünü Müslümanlar arsında ilk defa söyleyen ve bunun sonucunda ilahlık iddiasında olduğu düşünülerek öldürülen ünlü sufî Hallâc-ı Mansûr (ö. 922). Diğeri de, halkına “Ben, rabbinizim” diyen Firavun’dur. Bunlardan birincisi, “sen”de yani sevgilide kaybolan “ben”i, diğeriyse iddiacı “ben”i temsil etmektedir.

Birinci noktada benlik dolu “ben”den söz edilmişti. Bu “ben”in “sen” olma süreciyle ilgili bazı değerlendirmeler de biraz önce söze geldi. “Ben”, varlığını terk edip “sen” olunca, artık önceki benlik sahibi “ben” yoktur. Bundan sonra söylenen “ben”, “sen” için söylenmektedir. Bu noktada kavranılmasında güçlüğe düşülen “Ene’l-Hak” kavramı önümüze çıkmaktadır. Bu kavramı ele almadan önce, “ben”den “sen”e ve sonra farklı anlamdaki “ben”e geçişin zihinlerde doğurabileceği tereddütlerle ilgili, Mevlânâ’nın bazı ifadelerine yer vermek gereklidir.Aşağıdaki beyitlerde Mevlânâ, “ben”i kullanan iki kişiden söz etmektedir. Bunlardan biri, “Ene’l-Hak (Ben Tanrı’yım)” sözünü Müslümanlar arsında ilk defa söyleyen ve bunun sonucunda ilahlık iddiasında olduğu düşünülerek öldürülen ünlü sufî Hallâc-ı Mansûr (ö. 922). Diğeri de, halkına “Ben, rabbinizim” diyen Firavun’dur. Bunlardan birincisi, “sen”de yani sevgilide kaybolan “ben”i, diğeriyse iddiacı “ben”i temsil etmektedir.

Mevlânâ diyor ki:


Anneleri doğum ağrısı tutmadıkça, çocuk doğmak için hiçbir yol bulamaz.
Bu emanet gönüldedir ve gönül hamiledir; bu öğütler, ebe gibidir.
Ebe der: “Kadının ağrısı yok, ağrı gerekli. Ağrı, çocuk için bir yoldur.”
Dertsiz olan kişi, yol kesicidir. Çünkü dertsizlik “Ene’l-Hak (Ben Tanrı’yım) demektir.
O “Ben”i vakitsiz söylemek, lanettir; o “Ben”i vaktinde söylemek rahmettir.
Mansur’un o “Ben”i kesin olarak rahmet oldu. O Firavun’un “Ben”i ise lanet oldu; gör.[11]

Mevlânâ, benlik duygusunu bir ağaca benzetir: Kişi bu ağaçta bulunurken, gözü eğri ve şaşıdır. Bu ağaçtan aşağı inince, bu iniş nedeniyle Hak, ona yardım eder, böylece onun düşüncesi, gözü ve sözü düzelir. Bundan sonra tekrar bu ağaca çıkabilir, çünkü Allah bu ağacı değiştirip yeşillendirmiştir.[12]

Mevlânâ Firavun’un yanında Hz. Musa’ya karşı iddiaya kalkışan ve daha sonra ona inanan sihirbazların, Firavun’a şöyle dediklerini nakleder:

Sen, halka “Ben rabbim” diyorsun; ama bu her iki adın mahiyetinden gafilsin.
Rab, terbiye edilene karşı nasıl titrer? “Ben”i bilen cisme ve cana nasıl bağlanır?
İşte, “ben”, biziz; “ben”den, bela ve dert dolu benlikten kurtulduk.
Ey köpek! O benlik, sende uğursuz oldu; bizim hakkımızdaysa, mutlak talih oldu..[13]

Artık iki benlikten daha açık olarak söz edilebilir:

Gönül, ezel benliğinin dengidir; bu benlikse, soğudu, utanç oldu.
O bensiz benlikten can hoş oldu; o, dünyanın benliğinden sıçrayıp kaçtı.
“Ben”den kurtulunca, şimdi ben oldu. Aferinler zahmetsiz benliğe!
Çünkü o kaçıyor; benlik, onu, onsuz gördüğü için peşinde koşuyor.[14]

Burada iki “ben” arasındaki farklılığı vurgulayan bir beyte yer verelim:

Ey bütün “ben”lerin eteğine tutunduğu! Ben kim oluyorum ki senin “ben”inle birlikte olayım?[15]   

Artık bütünlük taşıyan ve sevgiliyi tanımlayan ben, böylece “Ene’l-Hak” ifadesinde yerini bulmaktadır. Bu tanım üzerinde konuyu özelleştirelim. Mevlânâ, konuşmalarından oluşturulan eseri Fîhi mâ fîh’te konuyu şöyle açıklamaktadır:

Halk, bu “Ene’l-Hak” demenin, büyük bir iddia olduğunu sanır. “Ene’l-Hak” büyük bir alçak gönüllülüktür. Çünkü “Ben Allah’ın kuluyum” diyen, iki varlık ispat eder; bir kendisini, bir de Allah’ı. Fakat “Ene’l-Hak” diyen, kendini yok edip mahvetmiştir. “Ene’l-Hak” diyor, yani “Ben yokum, hep odur; Allah’tan başka varlık yoktur. Ben tamamıyla yok özlüyüm, hiçim.” Tevazu burada daha çoktur. Halkın anlamadığı budur.[16]
Senin, “Sen Allah’sın ve ben kulum” demen dava ve kibirlenmedir. O zaman kendi varlığını da ispat etmiş olursun. Bu durumda ikilik gerekli olur. “O, Hak’tır demen de ikiliktir. Çünkü “ben” olmazsa, “o” mümkün olmaz.[17]

Bütün bu ifade ve yorumların vardığı nokta, sevgilerin bütünlüğe götürdüğü, “ben” ve “o” nitelemelerinin ayrılık barındırdığını açıklamaktadır. Sevgili olan “sen”e yakınlık ve bağlılık, bütün benliği sardığında bu nitelemeler ortadan kalkar. Benlikle var olmaya layık sevgili, yaratıcı “ben”le isimlendirilir. Mevlânâ bu izahı, günlük hayata da uyarlamakta, sevilenle ve hatta tüm toplumla bütünleşmeyi amaç olarak göstermektedir. Yukarıda dostun kapısını çalan kişinin hikâyesi ile aslan hikâyesi, bu bakışın günlük hayata yansımasının örneği olarak görülmelidir. Onun şu ifadeleri de bu gözle değerlendirilmelidir:

Bensiz olanındır, bütün benler; -kişi- kendisine dost değilse, herkes dostu olur.
Ayna, içinde suret bulunmazsa, değer bulur; çünkü bütün suretleri gösterir.[18]
Birinin yüzü, sevgilinin yüzüne yönelmiştir; o birinin yüzüyse, bizzat sevgilinin yüzüdür.[19]
Yanında dilberin bulunduğu yer, yerin altı değil, gökyüzünün üzeridir.[20]

Mevlânâ’nın ve yoldaşlarının bu ikna edici ifadeleriyle Anadolu’da olgun insanlar “ben” zamirini kullanmadılar, bende, kul, köle, hizmetkâr, fakir ve günahkâr gibi benliği dışlayan sıfatları benimsediler.

Mevlânâ dünya hayatında cesur, yardımsever, özverili ve tok gözlü olmayı öğütlerken muhatabı ve toplumu öne çıkarır. Mevlânâ der ki:

Sözün özü şudur: Topluma dost ol.[21]


Mevlânâ’nın bütün bu anlatımlarıyla kişi, ikinci şahsa yani muhatabına olan ilgisi ve sevgisi ölçüsünce özellik sahibidir. Böylece o, genel anlamda insanı, dar anlamda sevgiliyi özel ve üstün konuma yerleştirmektedir. Onun düşünce sistemindeki sevme, acıma ve fedakâr olma gibi insana onur sağlayan özellikler, bu çerçevede daha geniş anlam kazanmaktadır.
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı




22/3/2009 - Kur'an-ı Kerim'e Göre Mutluluğun Kırk Formulü

Kategori: dini


 
 
Mutluluğun formülü 40 ayette saklı..
 

İsra 37: Kibirli olma, alçakgönüllü davran.

Müddesir 1-5: Kendini fazla abartma.

Tekvir 25-27: Her şeyin üstesinden gelemeyeceğini asla unutma.

Bakara 156: Çaresizlik tuzağına düşme. Her zaman bir umut ışığı olduğunu aklından çıkarma.

Beled 5-6: Her şeye hakim olmak için uğraşıp hayatı yaşanmaz hale çevirme.

Hucurat 10: Büyüklük kompleksine kapılıp, insanları ezerek arkadaşlarını kendinden uzaklaştırma.

Muhammed 7: İyiliği karşılık beklemeden yap.

Rum 21: Tek başına mutlu olunamayacağını bil. Çevrenin mutluluğu için gayret göster.

Vakıa 83-87: Ölümden korkmak yerine, ölüm gerçeğiyle yüzleş.

Bakara 263: Yaptığın iyilikleri unut. Anlatarak onları kıymetsizleştirme.

Furkan 63: Sana yapılan kötülüğün karşılığını vermek yerine. Öfkenin dinmesini bekle.

İnşirah 1-3: Seni huzursuz edecek işlerden uzak dur. İhtirasını törpüle.

Maun 4-5: Eleştirinin keskin bir bıçak olduğunu unutma. Söyleyeceklerini iyi tart.

Mücadele 7: Hiçbir sırrın sonsuza kadar gizli kalamayacağını unutma.

Rahman 7-9: Çıkarcı olma. Adil davran.

Tekasür 1-2: Kibrine yenilip hep daha fazlasını isteyerek hayatını zehir etme.

Tevbe 40: En zor zamanda bile kesinlikle ümitsizliğe kapılma.

Fatır 19-22: Senden iyi durumda olanlara bakıp üzüleceğine, senden zor durumda olanları görüp rahatla.

Fecr 27-28: En sevdiğin şeyleri, başkalarıyla paylaşmanın keyfine var.

Hakka 33-35: Hayatının vazgeçilmezleri olsun. Onları küçük çıkarlar için asla feda etme.

Haşr 10: Muhatabına güvenmek istiyorsan, önce sen güvenilir ol.

Kalem 1-2: Yazdıklarının ve yaptıklarının peşini bırakmayacağını unutma. Gücünü insanların yararına kullan.

Münafıkun 4: Bencil olma, tebrik etmeyi bil.

Saff 2: Yalandan uzak dur.

Yusuf 32-33: Modern hayatın çarpıklaştırdığı kadın-erkek ilişkilerinin, hayatını esir almasına izin verme.

Ankebut 41: İyi bir dostun, paha biçilmez olduğunu aklından çıkarma.

Al-I İmran 92: İyilik yapma arzunu, şarta bağlama. Vermek almaktan daha büyük bir ihtiyaçtır, asla unutma.

En'am 50: Önyargılarla hayatı kendine zehir etme.

En'am 60: Bildiklerinle açıklayamadığın şeyler, hayatının kâbusu olmasın.

Felak 1-5: Korkuların tutsağı olarak yaşamaktan vazgeç.

Hacc 46: Kendini, hep daha iyiye ulaşmak zorunda olduğuna koşullama.

İbrahim 42: Merhametli olmaktan asla vazgeçme.

İsra 23: Anne ve babana 'off' bile deme.

Nisa 149: Kendini sürekli övmekten uzak dur.

Yunus 12: Vazgeçilmez olmadığını Kabul et.

Enfal 56: Sözünüzde durmamanın utanç verici olduğunu aklından çıkarma.

Furkan 43: Heveslerini kendine ilah edinme.

Necm 3: İnanma duygunu diri tut.

Nisa 58: Karar verirken, vicdanının sesini duymazlıktan gelme

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı




26/1/2009 - Mevlana Jalaladdin Rumi

Kategori: dini
                                                                          PayLAski Resim


The Life, Works and Ideas of Mevlana
(The Great Mystic Jalaladdin Rumi)

By Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu


Jalaladdin Mohammed, who is called by names of especially Mevlana, Mevlevi, Hüdavendigar and Mollayı Rum and rarely Belhi, Rumi Konevi, was born Belh City, which is located todey in north of Afganistan. He spent his childhood years within great meterial and sipiritual wealth possessed by his father Bahauddin Veled in Belhi City who was a member of a family training learned scholars and then, his motherland become Konya City. His life family dervish convet in Konya and his ideas and his views reflected in his works carried him to our present in very lively and vigorous form. First of all, he was accepted as a pioneer of a cocept remining divene love, grace elegance, love and to tolerance and he aimed to present Islamic belief yo hearts with this view and thought.

Certain important dates related to the life of Mevlana and paths of Mevlana can the recorded as follows:
-          Birth of Mevlana in  Belh city, 6 September 1207
-          Emigration from Belh city together with his family. 1212 or 1221
-          After going to Haj, passing to Anatolia through Damascus and following stays in certain cities and while residing in Larende, Mevlana married to Gevher Hatun: Larende (Karaman) 1225
-          Birth of Sultan Veled, son of Mevlana: Larende 1226
-          Arrival at Konya: 1229
-          Death of Great Scholar, Bahauddin Veled: Konya  - 12 January 1231
-          Death of Seyyid Burhaneddin: Kayseri, 1240-1241
-          Arrival of at Konya: 23 October 1244
-          First departure of  Şems-i Tebriz from Konya:1246
-          Disappearance from sight of Şems who turned many requests: 1247
-          Mevlana assigning jeweler from Konya Selahaddin as Caliph: 1249
-          Death of Mevlana: 17 December 1273
-          Death of Hüsameddin Çelebi an ascend of Sultan Veled to position: 1284
-          Death of sultan Veled, son of Mevlana and his son Arif Çelebi taking his place: 11 November 1312
-          Closing up Mevlana Dervish convent together with Dervish lodges and Recluse’s Cells and establishment of Leadership position by Mohammed Bakır Çelebi in Aleppo: 4 September 1925
-          Death of last sheik of Mevlana convent with ceremony as museum: 2 March 1927
-          Death of Mohammed Bakır Çelebi: 1943     
-          Abolishment of position establishment in Aleppo by Syrian state: 1944

Bahauddin Veled, son of Hüseyin, son of Ahmet Hatibi, father of Mevlana called by names of Sultan of Scholars and our master, used to live in Belh city as effective scholar and Sufi. It is recorded that he was a student of Sheik Necmeddin-I Kübra (Death: 1221) being founder of Kübreviyye dervish order and his line in dervish order is reached to Ahmet-i Gazzali (Death: 1123).

In Belh city being one of important centers of Islamic world, there were confusion in scientific and political atmosphere in first half XIII. Century so, father of Mevlana felt discomfort from this atmosphere and preferred emigration together with all members of his family and close circles. He started traveling for the purpose of pilgrimage by going around cities such as Nishabur, Baghdad, Mecca, Damascus and eventually arrived to Anatolia great interest concern was extend to the family throughout traveling. Mevlana met with many famous scholars, learned men and Sufis during his first travel with his father, and witnessed their chat and discussions when they arrived at Larende, today’s Karaman, a period was entered during which important developments where experienced for Mevlana and his family.    Probably, Mevlana got married with Gevher Hatun, daughter of Hace Lala Serafeddin-i Semerkendi included in the convoy during seven years elapsed over-here and his two sons and Sultan Veled and Alaaddin Çelebi were born. His mother Mumine Hatun called by name of mother of Sultan died. When they arrived at Konya City, Sultan Alaaddin Keykubat and his Emirs met them with great interest and concern. After arrival at Konya city, leader of family, Bahauddin Veled died at the age of 80 and it was requested from young Mevlana to take place his scholar, tutor, mufti father. Seyyid Burhaneddin from Timmir being discipline of his father came to Konya to see his sheik (head of religious order) after one year, and was occupied with Sufism training and education of Mevlana who basically learned theological knowledge from his father and also, made suggestions and guide in respect with to complete his training and education in Aleppo city and Damascus. After nine years following their meeting, Seyyid Burhaneddin, who left deep impressions by introducing moral and spiritual traits of his father to him, died in Kayseri City. After five years from this event, Şems-i Tebrizi came to Konya City, and discussions and debates haled between them caused great effect and influence. As a result of reactions of people who could not bear his close relation with Şems and not being concerned with them as in the past time, according to Eflaki, Şems left Konya after 16 months. However, this departure did not achieve any satisfactory result for those who envied him, again, Mevlana did not extend any interest and concern with people around him. People who observed this situation and upon demand off Mevlana, his son, Sultan Veled, first of all, explained to Şems that before experienced bitterness would not have been repeated again and then convinced him and so, they returned from Damascus to Konya together. But, departure become inevitable for the same reasons and this relation which continued for three years period, was now totally ended. Following this meeting and departure effecting Mevlana very deeply, Mevlana assigned the illiterate Jeweler Selahaddin as his caliph first and constantly, intimate companion and got his son, Sultan Veled married to his daughter Fatma Hatun. Those years were period, during which he sought peace and harmony and quietness, calm and narrated his problems, love and excitement in his lyric poems and quatrains. His relation with jeweler Selaaddin continued for ten years period. After a certain period following his death, he assigned Hüsameddin Çelebi with same capacity. He spent last fourteen - fifteen years of his life by narrating Mesnevi. Encourager and inscriber of this work were Hüsameddin Çelebi. 

From wedlock of Mevlana to Gevher Hatun, Sultan Veled and Mohamed Alaaddin were born and after her death, Mevlana married to Kına Hatun and from this wedlock, Alim Çelebi and Melike Hatun were burn. Sultan Veled was found in the post of Mevlana and descendants coming from his son, Ulu Arif Çelebi (1320). Mevlana, who lived in a century during which for many Sufis lived and many dervish followers were spread and increased, met with many famous persons from important Islamic cities. Anyway, Konya city that was protected from Mongolian Invasion at that time was in position of city, which was visited by important scholars, and sheiks and some of them resided here. For example, it will be sufficient to give an idea only to name the following people: Sheik Sadreddin from Konya (1274) who took lessons from his stepfather. Ibn-i arabi (1240), famous, Sufi poet, Fahruddin-i İrak-i (1289) who attended to lesson study series of sheik Sadreddin, Siraceddin (Death: 1283) from Urumiye Kutbeddin (Death: 1310) from Shiraz Safiyyudin-i Hindi (Death: 1315). There were famous leaders of dervish order such as İbn-i Arabi(Death: 1240), Evhaduddin-i Kirvani (Death: 1238), Sihhabeddin Subrevendi (Death 1254) among people who visited Konya City in first quarter of this century.

Mevlana living his life in Konya City being capital of Anatolian Seljuk and having great and important influence on people together with statesmen, caused his name to be remembered in certain historical, political and idea developments.

There are different tales, narratives and views, opinions on certain dates and events related to biography of Mevlana. For example, his family and year when his family emigrated from Belh City and people whom he met during that time and disappearance of Şems-i Tebriz and similar aspects are these types. Generally, data and information are based on İbtidaname of Sultan Veled, pamphlets (2) of Sipehselar and Menakibul'e - arifin of Eflaki.

Existence of conflicting expression in those works, especially in Menaksbul -arifin, prepared grand for mentioned differences. It is difficult to state that last period researches conducted on life story of Mevlana have reached to a find point while H. Ritter was writing a short biography “... Despite some incompleteness, it may be said as first criticizing biography of Mevlana work by Beziuzzaman-ı Furuzenfer titled as" Risale den tahkik-i ahval and Zındegani-i Mevlana Celaleddin Mohamed (Teheran 1953), preface written as "Veledname" (İbtidaname 1937) published by Celaleddin-i Humai and articles of H. Ritter (4) and book by Abdülbaki Gülpınarlı titled as “Mevlana Celaleddin" (lstanbul 1951) “still bear their importance on this subject matter. Some works especially written in pension on this subject during recent years present beautiful features with dealing with subject-matter. However they could not resolve problems related to biography of Mevlana. Benefit and use can be obtained among them from titled as "Pile La   Mülakat-i Huda (Teheran 1990) By A. Zerrinkub, being Persian language and literature professor and pamphlet for Mesnevi published by Mohamed-i Istilam (Teheran 1990). Work titled “Sevanih-i Mevlevi-yi Rumi” (5) by Şıbli-i Numani and work titled as “The life and work of Jalal-ud-din Rumi" (6) by Efzel İkbal are important from viewpoint of including information contained in resource out the following works as samples of wars written in the west: Reynold A. Nicholson, Rumi, Poet and Mystic London 1980. Annemarie Schimmel, The Triumphal Sun, A Study of Life and Works of Jalaladdin of Rumi, London 1980; - I am Wind, you are Fire, Boston 1992; Eva de Vitray Meyerovitch Mystique et Poese en Islam Jalel-od-Din Rumi et L'ordre dervishes tourneurs, Paris 1973; William Chittick, The Sufi Path of love (The Spiritual Teachings of Rumi) Albany 1983.
Works of Hamid Vehbi (8), Osman Behçet (9), Veled Çelebi İzbudak (10), Şefik Can (11) and similar works can be said to represent view related to Mevlana in the Ottoman Culture by information (7) regarding to life of Mevlana in head sections of Turkish commentaries.

Mevlana, using poem by means of symbols and meanings especially in Divan-ı Kebir which consists of almost lyrics and quatrains and in his other works. In his Mesnevi (Mystical poems of Mevlana Jalaladdin Rumi, he fallowed with informative and teaching manner and religious and Sufi information and concept and attitude enlivened till the years that he lived were dealt. For this reason, his Mesnevi including about twenty six thousand couplets drew more interest and attention in the world and classification and dictionary studies as per commentaries, translations, selection and subjects on very wide field for many centuries. There are hundreds and hundreds written copy (12) of Mesnevi Mainly in Konya Mevlana Museum Library ten couplets (4). Commentaries mode with the Ottoman Turkish of Mesnevi have an important correctness in this sense and also, commentator referred differences at paces in various inscribed copies. As a result of these differences keeping busy and occupied scientists, writings showing copy differences such as Mesnevi inscription (writing) at No: 5547 in Konya Yusufaga   Library and mentioned works of Abdullatif B. Abdullah as well as criticizing text of Mesnevi prepared by R.A. Nicholson related to recent centuries are, at the present time, reputable publications in the world (15).

Total couplets number of Mesnevi consisting of six "books" is 25632 as per publication of Nicholson and is 25673 in commentary of Gölpınarlı respectively. Finally, Mesnevi was publishes in form of criticising text by Mohamed-i Isti'lami   (Teheran 1990). Author states that he preperad this work by taking Cairo - Darul Kutub dated 668 Hegira, copy in (17) and copy in Mevlana Museum toted 677 Hegira and another undated copy at the same place in consideration so, he based his work on reputable and valid copies, and in consequence, he adds that when he made comparison with issue of Nicholson, hundreds of conflicts and disagreements have come out and more correct and true ones were contained in his publication (17). The sections named ''Certification and Dependency'' of this publication being in 6 volume form in the identity of a new commentary.

The work completed during recent years being one of commentaries written on Mesnevi in Iran by M. Taki Caferi consisting of 15 volumes and titled as ''Interpretation and Analysis of Mesnevi'' (Teheran 1970-1975) is one of the important works in this field (15th volume Mucem-i eş'ar Teheran 1988) and also Şerh-i Cami-i Mesnevi-Manevi (1- III- Teheran 1993-1995 its publication is being carried on) by Kerim-i Zamani is an important work.

It is known that Feridun Nafiz Uzluh who achieved publication of ''Mektubat-i'' and ''Mecalis-i Seb'a" (Istanbul 1937) of Mevlana, after publication of Nicholson, is in preparation to be published a criticising Mesnevi, and already got first ferments printed. However, I have no knowledge about course of this attempt, which is understood to have failed.

Furthermore, the most reputable and valid copy of Mesnevi of which copying was completed in 1278 by Mohamed b. Abdullah, existing in Konya Mevlana Museum (No: 5), was published in same- printing form in Teheran (1992) and Ankara (1993). Especially, second publication realized very carefully by the Ministry of Culture of the Turkish Republic, has met a great requirement.

Writen copies of “Divan-ı Kebir” (Great Poem-verses) called with another name “Külliyet-i Şemsi” are less in number in comparison with Mesnevi and require criticism and classification as per contained poems. While there were 36.360 couplets (verses) in first publication with criticism prepared by B. Furuzenfer (I-VII - Teheran 1966), translation of 44.834 verses are included in translation of Divan-ı Kebir made by A. Gölpınarlı from the written copy numbered   68-69 existing in Mevlana Museum Library The volume of this work by which it was determined that poems of other poets were included in this work reaches to 50 thousand verses with the handwritten and printed ones. Also, number of quatrains of Mevlana mostly contained in this work differs in publications. Number of quatrains is 1642 in publication by Veled Çelebi (Istanbul 1986) translated by M.Nuri Gençosman of which publication was completed in 1896 in Istanbul and 1765 quatrains in 1765 in translation by Gölpınarlı (Quatrains, Istanbul 1982), and is 1995 at the end of publication of Furuzenfer.

Other works of Mevlana exist in “Fihi ma fih” and “Mecalis-i Seba” consisting of his speeches and preachings and in “Mekubat” in which about 150 letters written by him to different statesmen, scholars, scientists and persons, and various writings, manuscripts and prints. (18).

Important works have been prepared classifying subjects of Mesnevi to increase possibility of benefit and use and bringing related verses together or putting forth some certain subjects as based on Mesnevi. “Lubb-i Lubab-ı Mesnevi” (published, Said-i Nesifi Teheran 1983) of Huseyn-i Vaiz-i Kaşifi (Death 1504-1505) is the first and important work in this respect. Work of our present time named “Mevleviname” (Mevlevi çi mi guyed I-II Teheran 1990) by Celaleddin-i Humai and “Sirr-i Ney” (Teheran 1993) by Abduhuseyn-i Zerrinkub and “The Essence of Rumi's Masnavi” (Ankara 1997) by Erkan Türkmen are also important works in the same way.

Works have been prepared to reach to verses, meanings and interpretations in Mesnevi (Masnavi) easily. Work titled as Keşifu’l, ebyat-ı Mesnevi (Isfahan 1984) by Mohammed Cevad-i Seriet includes alphabetic index of Verses contained in publication of Nicholson and extended work titled as “El derya be- derya” (I-IV- Teheran 1364-1365) by Mohamed Taki-i Cafer includes index of meaningful works and verses.

There are for many numbers of books and articles written in the East and West in respect with the works, thoughts and sayings of Mevlana Determination and classification of these type works require longer time.

Serious steps have been taken in this field with bibliographic work titled as “Bibliography of Mevlana” and “Book about Mevlevi Sect” referred previously.

When the Turkish books and articles written about Mevlana compared, they are really based on very different grounds. There are uncompromising points between thoughts of Mevlana put forth in their commentaries of Mesnevi and in certain works of Ismailı Ankaravi (Death: 1631), Sarı Abdullah Efendi (Death: 1660), Ismail Hakkı from Bursa (Death: 1725), Abidin Paşa (Death: 1908) and Tahirul - Mevlevi (Death: 1951) and ideas of Mevlana (19) which were introduced by A. Gölpınarlı (Death: 1982), and determined and evaluated by M.Nazif Şahinoğlu. It is possible to see and observe this difference from point of view in our present time publications printed in different languages and meetings organized.

Mesnevi (Masnavi) maintains an important place among ethical and literary books listened, read and lead to social concept and attitude unity as from little ages though centuries in Anatolia. Under frame of mystical (Sufic) concept, it is possible to find in the works of Mevlana and especially in his Mevlevi meaning of hundreds and hundreds of words and terms such as love, patience, effort, show, trust in God, resignation, science, perception, comprehension, intelligence, reality-imitation, meaning, sense modesty. These works include thoughts and behavior, attitude showing improvement and formed in Islamic World till VIII/XIII. century, verses of Koran and deeds and sayings of the prophet experienced in life and saying, stories and anecdotes spoken among people. While all of these aspects are referred in commentaries of Mesnevi made in different Languages, on the other hand, works such as “Ayat-ı Mesnevi (Muhmud-i Dergahi- Teheran 1370 Hegira / 1991)” Ehadis-i Mesnevi (B.Furuzanfer, Teheran 1348 H / 1969)”, “Mea'hiz-i kasas and Temsilet-i Mesnevi (B. Furuzenfer, Teheran 1333 H/1954) were also prepared.

In addition, references were made to these aspects in some publications of works of Mevlana and at the ends of translations of Mesnevi and Divan-ı Kebir by A. Gölpınarlı. Verses (Couplets) of Mevlana form an important source in “Emsal and Hikem (dihhuda, I-IV - Teheran 1308-1311 H) where in Persian proverbs and epigrams were pointed out.

Mevlevi thought which formed basis of own life and works of Mevlana, started to become instituted by efforts of his son, Sultan Veled and known by name of Tarike-i Mevleviyye (Mevlevi sectarianism, Mevlevi dervish sect). Konya Mevlana dervish convent being center, more than hundred dervish convents located in various geographic locations such as Samsun Bayburt, Erzincan, Tebriz, Diyarbakır, Kerkük, Baghdad, Aleppe, Beirut, Jerusalem, Mecca, Cairo, Morocco, Crete, Rhodes, Phillipe, Sarajevo have been performing religions, mystical and cultural duties and missions throughout the history to the extent causing execution of descriptions such as Mevlevi literature, Mevlevi music, Mevlevi poets, Mevlevi customs and practices. Especially, they have achieved to get a significant place in Turkish culture and history. Mevlevi Sultans and statesmen, scholars sheiks, poets and artists reflected concept and customs, practices and attitude gained from this source in every activity in each sector of communitiy. Very different evaluations are being made at our present time about Mevlevi dervish sect which at times and sometimes internal conflicts. In actual fact, writings, conveyed epics related to Mevlana and his circle as well as commentaries, interpretations and analyses about his thoughts and ideas within a long period extended from XIII. century till the end of XX. century, constitute a huge amount. While this accumulation assures a possibility to know and understand Mevlana, but, at the same time, creates great difficulties.

There are expressions of divine love and high manner in works of Mevlana. World, terms, symbols, abbreviations used to convey these feelings require mystical, Sufic comments and explanations for the reader. Their explanations exist in the works of Sufi, mystic persons who had lived before as well as they exist especially in his own work, Mesnevi. However, letters and words deemed by him apprehending meanings, are not always adequate to narrate and explain his great and high feelings and theories. In such cases, he restricts himself and feels anxious and apprehensive about having been misunderstood or not understood with expressions such as "These topics can be said up to here. Whatever occurs afterwards must be kept as a secret. It would be useless even you try to explain. If you attempt and try to explain hundreds times, again, it would be useless. (Mesnevi: VI 4620-4621)". He feels to express in first verses of his Mesnevi as, "I have cried in every community and been together with bad and good attitudes. Everybody has become my friend in accordance with their thoughts, but not sought secrets inside me". However, he presents resolutions to troubles and problems of people in the world in decisive and determined manner in his advises and recommendations which would form thousands and thousands verses following his said verses, and he tries to open his mind, path by divine realities. For this reason, his works are a large source for people who know what they are seeking.

He shows to get rid of dependency on worldly goods and property and to become contented with what one has and to leave great and ambition (Mevlevi, 19-21). He explains with religions knowledge that superior side of perspective emerges by way of wisdom, knowledge and generosity. (1.1497-1527). Spirit is friend with science and wisdom (II. 56). When a dog even learns science, it hunts a lawful prey. (II. 2363).

He insistently emphasizes a person being conscious: "You faithful devotee, for God's Sake, for God's Sake be ca­reful, although you may benefit from sham as far as possib­le, but you must not say that, I saw that sultan (Sheik) cry­ing and I cried like him. Because this will be a deny. Igno­rance, sham and crying full of suspicion is not like crying of that trustworthy sheik. (V. 1301-1307) and in his expressi­ons, reasons for working, efforts are very distinct," The loss caused because he person does not work, but those who be­nefit by working. Faith is right path, and also working of person is right (VI. 403.407)" and his recommendation in respect is as follows:

"If you are going to trust God first, you must work. Work so that you can rely on and trust God (1.947)". He explains to be embellished by good characteristics and to be peaceful and to render peaceful atmosphere. The first and general feature of it is ethic and modesty: "Person avoiding from ethics will ruin honor of humanity and dignity of humanity (III 4018)". "Let us wish from the God to be good mannered. Mannered one will be deprived from kindness of god. Bad-mannered person would not only cause harm to himself, but even puts all world on fire (1.78-79)". Compa­nionship are beautifully described by sayings of Mevlana "Be friend, so, see numerous friends, or you have no friends, you will be without any help (VI, 498)". "While you rejoice with happiness of your friend, then, this world would seen, to you as rose gardens (IV, 2372)". "If a person being with his friends will be considered to be in rose garden even if he remains inside bath fire (IV, 1976)". Appearance-meaning outer appearance-meaning outer appearance-self, essence, body, sprit relation and understanding of self and sprit and showing care for them, are special topics of Mesnevi. Neces­sity, ways to overtime appearance, forms frequently take place in this work. "You, worshipper to appearance, till what time you will show care and attention to appearance? Your meaningless life could not be saved from appearance and imitation (9.1018) "Pens never praise appearance, and Qu­alities such as being scholar and fair have been clarified in the copy-books. Knowledge and having justice always have full meanings. You can not find them in front, at rear, out­ward visible locations (1.1024-1025)". Mevlana gives gre­at importance to love and richness of world of heart, and shows this as source of peaceful resolutions, "This world is large earthen water jar and heart is river. This world is a ro­om and heart is a city full of surprising, wonderful things.(IV, 811)". "Rose garden growing and becoming gre­en or soil will be destroyed, but rose garden growing in he­art is so beautiful (VI. 4650)". You should know that taste is from internal side not from external side and you should know that desiring villas, pavilions and palaces is stupidity (V.3420)". It is necessary to enter relief and spaces in plains of world. Because there is no contentment in the pla­in of the heart. A friend, heart is a reliable place. There are fountains and rose garden with rose garden in (III 514 -515)"

Love almost-in fact gained meaning in language of Mevlana. Love was inside a box hidden in his heart. Şems from Tebriz was the key of the box and path was opened for cascade waterfall. First of all his lyric poems and verses (quatrains) witnessed his love. Comprehension of his feelings after his meeting with Şems and his poems related to this period that was very difficult for people around him and suc­cessors.

Concepts and notions related to love and its influence se­en in thousands and thousands couplets were addressed to specially equipped hearts: "O my God how charming and pleasant is out love and how beautiful! O my God! Our whir­ling is from that life fountain, not from flute and tambouri­nes. O my God! (Lyric poem No: 94)". "O our beautiful love, rejoice! O physician of our all diseases, O medicine of our pride and honor! O Plato, taught man, O Calinus! (Mesnevi 123-24)".

"If a petson does not have trend forwards love he/she is like a bird without wings. What a pity for him! (1.31)"

"I am in love with my troubles and sorrow, and suffering for consent of my only Sultan. I am making grief soil kohl to my eyes. The tears the people shed are pearls, but the pe­ople assume them to be tears. (1.1778-1780)"

Examples from Masnavi:

"Waves of peace come and eliminate hatted from hearts.
On the contrary, waves of war come and make loves up­side down.
Love makes pains to become sweet. Because essence of love is leading on the right path. (Masnavi 1.2578-2580).

Turbid water becomes clear and limpid from love.
The dead return to life by love. Sultans become slaves by love. (II 1530-1531)

Language of many Indians and Turkey is same but, many two Turks are like being stranger to each other. So, proximity language is another language. Unity of hearts is beteer than the proximity of language.
Hundred thousands of translations come out from heart without any word, mark and writing .(1. 1206-1208)

Right of mother comes after right of God because he ent­rusted your embryo to her.
He gave share from her body and gave peace and ability to her to bear you.
So, She saw you as part attached to her. Divine dispen­sation of God separated the attached one.
God created thousands and thousands of art and techno­logy, hence mother enveloped you by love. (III. 321-328)

"O Muslim, you ask for a little ethics. Ethics is only to be patient towards ill-mannered. The person complaining abo­ut bad character, habit and temper of other person will spe­ak ill about ill tempered, because he himself is ill tempered.
Person with good-temper is one becoming silent to­wards bad tempered persons, and who can bear bad charac­ters (Masnavi: IV 771-774).

"Knowledge is sovereignty seal of Exalted Suleyman. All-world is corpse; science is spirit (Masnavi 1-1030).

The desire of Spirit is towards wisdom and sciences. Whereas, the desire of the body is towards garden, green area, grapes. Spirit desires strongly exaltation and journey, body desires grass, food (Masnavi III- 4438-4439)".

"Science of heart bears them, body sciences are a burden on them.
If science reflects to heart, if will be helpful. If science ref­lects to body, if will be a burden. (Masnavi 1. 3446-3447)"

"To teach science and technology to person with bad character means giving a sword to bandits.
Giving sword to a drunker one is better than non-human learning science. Knowledge, property, position and power will become mischief in the hands of persons with bad character (Masnavi IV - 1436-1438).

Examples from Quatrain Verses:

Person living with his friend in harmony will not beco­me without companions. Person having good understanding with customer, will never be bankrupt. Moon stayed so bright and shining because it was not frightened to nightti­me. Rose obtain such fragrance because it was harmonized with thorn (Quatrain verses of Mevlana. Translated by M.N. Gençosman . No. 211)".

"I told you not to sit down with grieved companies. Ne­ver leave pleasant character merry companions. When you arrive at vineyard do not go to thorny side. Do not concern with others, but rose, jasmine, ivy Roses (Quatrain No: 1199).

"Whichever direction I prostrate myself, it is place to worship Him.
Even if at six directions and out of this, it is the God.
Vineyard, rose, nightingale, sky are beautiful, but all of them are excuse it is Him all the time sought and desired. (Quatrain verse No: 206)"

"You come to vineyard and see green dressed beautiful women. Look at shops selling roses at every comer.
Rose says to nightingale by laughing "Be quiet, be quite so that you should watch this quiet spring. (Quatrain verse No: 501).

Examples from Lyric Poems

"I know from where reddish rose is wearing dress, wil­low is like pedestrian in row.
Poor nightingale suffers so much from rose. Oh, what things it makes. Iris with a sword and jasmine with a shield sound the recites of war. How the poor nightingale suffers from that of rose. O, whatever it does.
Each bride of garden says that that rose gives signal to­wards them. Whereas, nightingale says that that is rose, and puts coquettish for the poor nightingale, himself.
Plane tree lifted its hands up by crying, I can tell you why it prays. Who puts cap on head of bud, and who ma­kes backside of violet bent double?
Actually fall season caused too much suffering and pain Look. How spring behaves with fidelity and loyalty.
What fall season had looted, spring has arrived and gi­ves it back.
To remember rose, nightingale and beauties of garden are all excuses. Why are they remembered?
This is love effort, otherwise, how can a tongue explain God's greatness?
Semseddin being praise of Tabriz and world- again- is watching your willingness (Verses of Şems, Lyric poem No: 1000).

"Come and let us know our values, so all of sudden, we should not remain away from each other.
Since religious man is the mirror of good faith, so why we turn our face away from mirror.
Noble generous persons sacrifice their lives for their true friends. Stop acting like dogs, we are human, too.
Why do we not read as prayer "Kul e'uzu" and "Kul Huvellahu" for our love to each other?
Bad intentions darken friendship. Why do we not expel these dropping down from heart?
You will remember nicely when I die, why do we like de­ad ones, and we are the enemy of living ones?
Since you will make peace after death, so why are we distress and discomfort with your sorrow for lifetime?
Now, accept my death and make peace and covenant, because we are like dead persons in peace.
Since you will kiss top of my cemetery, you should kiss my cheek, now, we have the same features.
O my heart, be silent like a dead, for this language, we
are accused being selfish. (Lyric poem No: 1535).

"Go and put your head on pillow and leave me alone, me, leave me in ruined, sleepless and suffering condition.
We are wave of love, we are alone day and night. Whet­her you should come and forgive or go and torment.
Run away from me, so you should not go into trouble, choose safe path, leave trouble path.
Tears and we have sheltered under grief corner. Erect hundreds of mills on our tears.
We have a cruel beauty, she has a heart like a rock. She would kill, nobody pays her blood money.
Shah of beauties should not necessarily show fidelity and loyalty. O pale faced lover, you, be patient and show fi­delity. I have a trouble, which can only be solved by death.
Well, how can I say it to you to remedy this trouble.
I saw a sheik last night in love quarter, and he signed by
his head meaning as to come to us.
If there is a dragon on path, love is like diamond “For goodness sake repel dragon by light of this diamond.
That is enough, I am not well, if you are skilful and ab­le to read history of Ebu Ali. Make reminder of Bul'l Ali (Lyric Poem No: 2039).

Examples from Fihi Ma Fih

"Bad scholar is a person who is receiving help from gent­lemen, and improved for reason of gentlemen and finding right path eventually. By surmise and apprehension that gentlemen should show kindness to him and respect him and give him high-ranking position and by feeling fear from them, so that he had started studying and his affairs were put in order for reason of gentlemen.
As a result, his ignorance turned into knowledge. When he becomes a scholar, he behaves well with good manners from fear and punishment of them and willingly or unwil­lingly he finds right and true path. Now, whatever may it may be whether gentleman comes to visit him seemingly, or he visits gentleman in any case, visit is him and visited one is gentleman. However if a scholar does not gain knowled­ge for reason of gentlemen and either before or after, his knowledge is gained for God, then, this is a different case. As fish can not survive other than inside water, if you could not do anything else bearing of this learned man is only to go to the right path, this is inherited in his character and ha­bit. It is wisdom, which makes this scholar walk on right path with precaution. Regardless they had respected him in his time or not, everybody becomes wary of his majesty and asks for help from his high light and reflection. Even if such a scholar would have gone to the door of gentleman in ac­tual fact, visiting one is gentleman and visited one is scho­lar. (Fihi ma fih translated by A. Gölpnarli page: 1).

"It is the problem showing right path to man and even in every affairs. Regardless, man starts on whatsoever work, if problem of that work, desire and inclination of that work ha­ve of that work would not arise from his heart, then man co­uld not attempt to execute that work That work would not be so easy for him without problem. Whether this world or the next world. Whether should be shopping or sultanate, whether to be knowledge or star or anyone else all of them are like this. (Fihi ma fi, page 17).

Feeling thankful and grateful is hunting, fastening bles­sing and benefaction. Be prepared for increase of benefacti­on whenever you hear the sound of thankfulness. If God li­kes a man, then He subjects such man to tests and troubles. If man shows patience, then God chooses him and he feels thankful, God will bring him to a selective position among his equals. There are some men who feel thankful to God due to their distress and but also there are some men who feel thankful to God due His generosity and bounty. Each one of them is good, auspicious, because, feeling thankful is panacea, and changes distress into bounty (Fihi Ma, Fih page 155).

,



Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı




26/1/2009 - Masnavie-Manavi

Kategori: dini

Masnavi-e Manavi

 

Masnavi-e Manavi (Mathnavi or Mathnavi-e Maanavi) is the best known work of Mevlana consisting of 24,660 couplets in seven books. Mevlana himself defined his work as a work of destruction, destruction of the worldly for the sake of embracing the Divine. He warns the reader in advance to be prepared to let go of everything:

Every venture one's life may replete
Mathnavi's purpose is the Great Defeat.
Set afire, burning with cleansing heat,
On the anvil, egos ply and beat.
This book, if you open, read, entreat
Your life, a mendicant's, in the street.


The Masnavi I Ma'navi
Abridged and Translated by E.H. Whinfield
[1898]


Book I.
PROLOGUE.

HEARKEN to the reed-flute, how it complains,
Lamenting its banishment from its home:
"Ever since they tore me from my osier bed,
My plaintive notes have moved men and women to tears.
I burst my breast, striving to give vent to sighs,
And to express the pangs of my yearning for my home.
He who abides far away from his home
Is ever longing for the day ho shall return.
My wailing is heard in every throng,
In concert with them that rejoice and them that weep.
Each interprets my notes in harmony with his own feelings,
But not one fathoms the secrets of my heart.
My secrets are not alien from my plaintive notes,
Yet they are not manifest to the sensual eye and ear.
Body is not veiled from soul, neither soul from body,
Yet no man hath ever seen a soul."
This plaint of the flute is fire, not mere air.
Let him who lacks this fire be accounted dead!
'Tis the fire of love that inspires the flute,l
'Tis the ferment of love that possesses the wine.
The flute is the confidant of all unhappy lovers;
Yea, its strains lay bare my inmost secrets.
Who hath seen a poison and an antidote like the flute?
Who hath seen a sympathetic consoler like the flute?
The flute tells the tale of love's bloodstained path,
It recounts the story of Majnun's love toils.
None is privy to these feelings save one distracted,
As ear inclines to the whispers of the tongue.
Through grief my days are as labor and sorrow,
My days move on, hand in hand with anguish.
Yet,, though my days vanish thus, 'tis no matter,
Do thou abide, O Incomparable Pure One! 2
But all who are not fishes are soon tired of water;
And they who lack daily bread find the day very long;
So the "Raw" comprehend not the state of the "Ripe;" 3
Therefore it behoves me to shorten my discourse.
Arise, O son! burst thy bonds and be free!
How long wilt thou be captive to silver and gold?
Though thou pour the ocean into thy pitcher,
It can hold no more than one day's store.
The pitcher of the desire of the covetous never fills,
The oyster-shell fills not with pearls till it is content;
Only he whose garment is rent by the violence of love
Is wholly pure from covetousness and sin.
Hail to thee, then, O LOVE, sweet madness!
Thou who healest all our infirmities!
Who art the physician of our pride and self-conceit!
Who art our Plato and our Galen!
Love exalts our earthly bodies to heaven,
And makes the very hills to dance with joy!
O Iover, 'twas love that gave life to Mount Sinai, 4
When "it quaked, and Moses fell down in a swoon."
Did my Beloved only touch me with his lips,
I too, like the flute, would burst out in melody.
But he who is parted from them that speak his tongue,
Though he possess a hundred voices, is perforce dumb.
When the rose has faded and the garden is withered,
The song of the nightingale is no longer to be heard.
The BELOVED is all in all, the lover only veils Him; 5
The BELOVED is all that lives, the lover a dead thing.
When the lover feels no longer LOVE's quickening,
He becomes like a bird who has lost its wings. Alas!
How can I retain my senses about me,
When the BELOVED shows not the light of His countenance?
LOVE desires that this secret should be revealed,
For if a mirror reflects not, of what use is it?
Knowest thou why thy mirror reflects not?
Because the rust has not been scoured from its face.
If it were purified from all rust and defilement,
It would reflect the shining of the SUN Of GOD.6
O friends, ye have now heard this tale,
Which sets forth the very essence of my case.
*NOTES:
1. Love signifies the strong attraction that draws all creatures back to
reunion with their Creator.
2. Self-annihilation leads to eternal life in God the universal Noumenon, by
whom all phenomena subsist. See Gulshan i Raz, I. 400.
3. "Raw" and "Ripe" are terms for "Men of externals" and "Men of heart" or
Mystics.
4. Alluding to the giving of the law on Mount Sinai. Koran vii. 139.
5. All phenomenal existences (man included) are but "veils" obscuring the
face of the Divine Noumenon, the only real existence, and the moment His
sustaining presence is withdrawn they at once relapse into their original
nothingness. See Gulshan i Raz, I. 165.
6. So Bernard of Clairvaux. See Gulshan i Raz, I. 435.


STORY I.
The Prince and the Handmaid.

A prince, while engaged on a hunting excursion, espied a fair maiden, and by
promises of gold induced her to accompany him. After a time she fell sick,
and the prince had her tended by divers physicians. As, however, they all
omitted to say, "God willing,1 we will cure her," their treatment was of no
avail. So the prince offered prayer, and in answer thereto a physician was
sent from heaven. He at once condemned his predecessors' view of the case,
and by a very skilful diagnosis, discovered that the real cause of the
maiden's illness was her love for a certain goldsmith of Samarcand. In
accordance with the physician's advice, the prince sent to Samarcand and
fetched the goldsmith, and married him to the lovesick maiden, and for six
months the pair lived together in the utmost harmony and happiness. At the
end of that period the physician, by divine command, gave the goldsmith a
poisonous draught, which caused his strength and beauty to decay, and he
then lost favour with the maiden, and she was reunited to the king. This
Divine command was precisely similar to God's command to Abraham to slay his
son Ishmael, and to the act of the angel in slaying the servant of Moses,2
and is therefore beyond human criticism.
Description of Love.
A true lover is proved such by his pain of heart;
No sickness is there like sickness of heart.
The lover's ailment is different from all ailments;
Love is the astrolabe of God's mysteries.
A lover may hanker after this love or that love,
But at the last he is drawn to the KING of love.
However much we describe and explain love,
When we fall in love we are ashamed of our words.
Explanation by the tongue makes most things clear,
But love unexplained is clearer.
When pen hasted to write,
On reaching the subject of love it split in twain.
When the discourse touched on the matter of love,
Pen was broken and paper torn.
In explaining it Reason sticks fast, as an ass in mire;
Naught but Love itself can explain love and lovers!
None but the sun can display the sun,
If you would see it displayed, turn not away from it.
Shadows, indeed, may indicate the sun's presence,
But only the sun displays the light of life.
Shadows induce slumber, like evening talks,
But when the sun arises the "moon is split asunder." 3
In the world there is naught so wondrous as the sun,
But the Sun of the soul sets not and has no yesterday.
Though the material sun is unique and single,
We can conceive similar suns like to it.
But the Sun of the soul, beyond this firmament,
No like thereof is seen in concrete or abstract.4
Where is there room in conception for His essence,
So that similitudes of HIM should be conceivable?
Shamsu-'d-Din of Tabriz importunes Jalalu-'d-Din
to compose the Masnavi.
The sun (Shams) of Tabriz is a perfect light,
A sun, yea, one of the beams of God!
When the praise was heard of the "Sun of Tabriz,"
The sun of the fourth heaven bowed its head.
Now that I have mentioned his name, it is but right
To set forth some indications of his beneficence.
That precious Soul caught my skirt,
Smelling the perfume of the garment of Yusuf;
And said, "For the sake of our ancient friendship,
Tell forth a hint of those sweet states of ecstasy,
That earth and heaven may be rejoiced,
And also Reason and Spirit, a hundredfold."
I said, "O thou who art far from ' The Friend,'
Like a sick man who has strayed from his physician,
Importune me not, for I am beside myself;
My understanding is gone, I cannot sing praises.
Whatsoever one says, whose reason is thus astray,
Let him not boast; his efforts are useless.
Whatever he says is not to the point,
And is clearly inapt and wide of the mark.
What can I say when not a nerve of mine is sensible?
Can I explain 'The Friend' to one to whom He is no Friend?
Verily my singing His praise were dispraise,
For 'twould prove me existent, and existence is error.5
Can I describe my separation and my bleeding heart?
Nay, put off this matter till another season."
He said, " Feed me, for I am an hungered,
And at once, for 'the time is a sharp sword.'
O comrade, the Sufi is 'the son of time present.' 6
It is not the rule of his canon to say, 'To-morrow.'
Can it be that thou art not a true Sufi?
Ready money is lost by giving credit."
I said, "'Tis best to veil the secrets of 'The Friend.'
So give good heed to the morals of these stories.
That is better than that the secrets of 'The Friend'
Should be noised abroad in the talk of strangers."
He said, "Without veil or covering or deception,
Speak out, and vex me not, O man of many words!
Strip off the veil and speak out, for do not I
Enter under the same coverlet as the Beloved?"
I said, "If the Beloved were exposed to outward view,
Neither wouldst thou endure, nor embrace, nor form.
Press thy suit, yet with moderation;
A blade of grass cannot, pierce a mountain.
If the sun that illumines the world
Were to draw nigher, the world would be consumed.7
Close thy mouth and shut the eyes of this matter,
That, the world's life be not made a bleeding heart.
No longer seek this peril, this bloodshed;
Hereafter impose silence on the 'Sun of Tabriz.'"
He said, "Thy words are endless. Now tell forth
All thy story from its beginning."
*NOTES:
1. As enjoined in Koran xviii. 23. One cannot converse with a strict
Mosalman for five minutes without hearing the formula, "In sha Allah
Ta'alla," or D. V.
2. Koran xviii. 73.
3. Koran liv. I.
4. There is a tradition, "I know my Lord by my Lord."
5. See Gulshan i Raz, I. 400. In the state of union self remains not.
6. The Sufi is the "son of the time present," because he is an Energumen, or
passive instrument moved by the divine impulse of the moment. "The time
present is a sharp sword," because the divine impulse of the moment
dominates the Energumen, and executes its decrees sharply. See Sohravardi
quoted in Notices et Extraits des MSS., xii. 371 note.
7. "When its Lord appears in glory to the Mount of existence, Existence is
laid low, like the dust of the road." Gulshan i Raz, I. 195.


STORY II.
The Oilman and his Parrot.

An oilman possessed a parrot which used to amuse him with its agreeable
prattle, and to watch his shop when he went out. One day, when the parrot
was alone in the shop, a cat upset one of the oil-jars. When the oilman
returned home he thought that the parrot had done this mischief, and in his
anger he smote the parrot such a blow on the head as made all its feathers
drop off, and so stunned it that it lost the power of speech for several
days. But one day the parrot saw a bald-headed man passing the shop, and
recovering its speech, it cried out, "Pray, whose oil-jar did you upset?"
The passers-by smiled at the parrot's mistake in confounding baldness caused
by age with the loss of its own feathers due to a blow.
Confusion of saints with hypocrites.
Worldly senses are the ladder of earth,
Spiritual senses are the ladder of heaven.
The health of the former is sought of the leech,
The health of the latter from "The Friend."
The health of the former arises from tending the body,
That of the latter from mortifying the flesh.
The kingly soul lays waste the body,
And after its destruction he builds it anew.
Happy the soul who for love of God
Has lavished family, wealth, and goods!
Has destroyed its house to find the hidden treasure,
And with that treasure has rebuilt it in fairer sort;
Has dammed up the stream and cleansed the channel,
And then turned a fresh stream into. the channel;
Has cut its flesh to extract a spear-head,1
Causing a fresh skin to grow again over the wound;
Has razed the fort to oust, the infidel in possession,
And then rebuilt it with a hundred towers and bulwarks.
Who can describe the unique work of Grace?
I have been forced to illustrate it by these similes.
Sometimes it presents one appearance, sometimes another.
Yea, the affair of religion is only bewilderment.
Not, such as occurs when one turns one's back on God,
But such as when one is drowned and absorbed in Him.
The latter has his face ever turned to God,
The former's face shows his undisciplined self-will.
Watch the face of each one, regard it well,
It may be by serving thou wilt recognize Truth's face.
As there are many demons with men's faces,
It is wrong to join hand with every one.
When the fowler sounds his decoy whistle,
That the birds may be beguiled by that snare,
The birds hear that call simulating a bird's call,
And, descending from the air, find net and knife.
So vile hypocrites steal the language of Darveshes,
In order to beguile the simple with their trickery.
The works of the righteous are light and heat,
The works of the evil treachery and shamelessness.
They make stuffed lions to scare the simple,
They give the title of Muhammad to false Musailima.
But Musailma retained the name of "Liar,"
And Muhammad that of "Sublimest of beings."
That wine of God (the righteous) yields a perfume of musk;
Other wine (the evil) is reserved for penalties and pains.
*NOTES:
1. These are all figures and types of self-annihilation in order to the
acquisition of eternal life in God.


STORY III.
The Jewish King, his Vazir, and the Christians.

A certain Jewish king used to persecute the Christians, desiring to
exterminate their faith. His Vazir persuaded him to try a stratagem, namely,
to mutilate the Vazir himself, and expel him from his court, with the intent
that he might take refuge with the Christians, and stir up mutual
dissensions amongst them. The Vazir's suggestion was adopted.1 He fled to
the Christians, and found no difficulty in persuading them that he had been
treated in that barbarous way on account of his attachment to the Christian
faith. He soon gained complete influence over them, and was accepted as a
saintly martyr and a divine teacher. Only a few discerning men divined his
treachery ; the majority were all deluded by him. The Christians were
divided into twelve legions, and at the head of each was a captain. To each
of these captains the Vazir gave secretly a volume of religious directions,
taking care to make the directions in each volume different from and
contradictory to those in the others. One volume enjoined fasting, another
charity, another faith, another works, and so on. Afterwards the Vazir
withdrew into a cave, and refused to come out to instruct his disciples, in
spite of all their entreaties. Calling the captains to him, he gave secret
instructions to each to set himself up as his successor, and to be guided by
the instructions in the volume secretly confided to him, and to slay all
other claimants of the apostolic office. Having given these directions, he
slew himself. In the event each captain set himself up as the Vazir's
successor, and the Christians were split up into many sects at enmity with
one another, even as the Vazir had intended. But the malicious scheme did
not, altogether succeed, as one faithful band cleaved to the name of
"Ahmad," mentioned in the Gospel,2 and were thus saved from sharing the ruin
of the rest.
The Vazir's Teaching.
Myriads of Christians flocked round him,
One after another they assembled in his street.
Then he would preach to them of mysteries,
Mysteries of the Gospel, of stoles, of prayers.
He would preach to them with eloquent words
Concerning the words and acts of the Messiah.
Outwardly he was a preacher of religious duties,
But within a decoy call and a fowler's snare.
Therefore the followers of the Prophet ('Isa)
Were beguiled by the fraud of that demon soul.
He mingled in his discourses many secret doctrines
Concerning devotion and sincerity of soul.
He taught them to make a fair show of devotion,
But to say of secret sins, "What do they matter?"
Hair by hair and jot by jot they learned of him
Fraud of soul, as roses might learn of garlic.
Hair-splitters and all their disciples
Are darkened by similar preaching and discourse.
The Christians gave their hearts to him entirely,
For the blind faith of the vulgar has no discernment.
In their inmost breasts they planted love of him,
And fancied him to be the Vicar of Christ;
Yea, him, that one-eyed and cursed Dajjal! 3
Save us. O God ! who art our only defender!
O God, there are hundreds of snares and baits,
And we are even as greedy and foolish birds;
Every moment our feet are caught in a fresh snare ;
Yea, each one of us, though he be a falcon or Simurgh!
Thou dost release us every moment, and straightway
We again fly into the snare, O Almighty One!
Sleep of the body the soul's awakening.
Every night Thou freest our spirits from the body
And its snare, making them pure as rased tablets.
Every night spirits are released from this cage,
And set free, neither lording it nor lorded over.
At night prisoners are unaware of their prison,
At night kings are unaware of their majesty.
Then there is no thought or care for loss or gain,
No regard to such an one or such an one.
The state of the "Knower" is such as this, even when awake.
God says,4 "Thou wouldst deem him awake though asleep,
Sleeping to the affairs of the world, day and night,
Like a pen in the directing hand of the writer.
He who sees not the hand which effects the writing
Fancies the effect proceeds from the motion of the pen.
If the "Knower" revealed the particulars of this state,
'Twould rob the vulgar of their sensual sleep.
His soul wanders in the desert that has no similitude;
Like his body, his spirit is enjoying perfect rest;
Freed from desire of eating and drinking,
Like a bird escaped from cage and snare.
But when he is again beguiled into the snare,
He cries for help to the Almighty.
Laila and the Khalifa.
The Khalifa said to Laila, "Art thou really she
For whom Majnun lost his head and went distracted?
Thou art not fairer than many other fair ones."
She replied, "Be silent; thou art not Majnun!"
If thou hadst Majnun's eyes,
The two worlds would be within thy view.
Thou art in thy senses, but Majnun is beside himself.
In love to be wide awake is treason.
The more a man is awake, the more he sleeps (to love);
His (critical) wakefulness is worse than slumbering.
Our wakefulness fetters our spirits,
Then our souls are a prey to divers whims,
Thoughts of loss and gain and fears of misery.
They retain not purity, nor dignity, nor lustre,
Nor aspiration to soar heavenwards.
That one is really sleeping who hankers after each whim
And holds parley with each fancy.
The twelve volumes of theology.

He drew up a separate scroll to the address of each,
The contents of each scroll of a different tenor;
The rules of each of a different purport,
This contradictory of that, from beginning to end.
In one the road of fasting and asceticism
Was made the pillar and condition of right devotion.
In one 'twas said, "Abstinence profits not;
Sincerity in this path is naught but charity."
In one 'twas said, "Thy fasting and thy charity
Are both a making thyself equal with God;
Save faith and utter resignation to God's will
In weal and woe, all virtues are fraud and snares."
In one 'twas said, "Works are the one thing needful;
The doctrine of faith without works is a delusion."
In one 'twas said, "Commands and prohibitions are
Not for observance, but to demonstrate our weakness,
That we may see our own weakness (to carry them out),
And thereby recognize and confess God's power." 5
In one 'twas said, "Reference to thine own weakness
Is ingratitude for God's mercies towards us.
Rather regard thy power, for thou hast power from God.
Know thy power to be God's grace, for 'tis of Him."
In one 'twas said, "Leave power and weakness alone;
Whatever withdraws thine eyes from God is an idol."
In one 'twas said, "Quench not thy earthy torch,6
That it may be a light to lighten mankind.
If thou neglectest regard and care for it,
Thou wilt quench at midnight the lamp of union."
In one 'twas said, "Quench that torch without fear,
That in lieu of one thou may'st see a thousand joys,
For by quenching the light the soul is rejoiced,
And thy Laila is then as bold as her Majnun.
Whoso to display his devotion renounces the world,
The world is ever with him, before and behind."
In one 'twas said, "Whatsoever God has given thee
In His creation, that He has made sweet to thee;
Yea, pleasant to thee and allowable. Take it, then,
And cast not thyself into the pangs of abstinence."
In one 'twas said, "Give up all thou possessest,
For to be ruled by covetousness is grievous sin."
(Ah! how many diverse roads are pointed out,
And each followed by some sect for dear life!
If the right road were easily attainable,
Every Jew and Gueber would have hit on it!)
In one 'twas said, "The right road is attainable,
For the heart's life is the food of the soul.
Whatever is enjoyed by the carnal man
Yields no fruit, even as salt and waste land.
Its result is naught but remorse,
Its traffic yields only loss.
It is not profitable in the long run;
Its name is called 'bankrupt' in the upshot.
Discern, then, the bankrupt from the profitable,
Consider the eventual value of this and that."
In one 'twas said, "Choose ye a wise Director,
But foresight of results is not found in dignities."
(Each sect looked to results in a different way,
And so, perforce, became captive to errors.
Real foresight of results is not simple jugglery,
Otherwise all these differences would not have arisen.
In one 'twas said, "Thyself art thy master,
Inasmuch as thou art acquainted with the Master of all;
Be a man, and not another man's beast of burden!
Follow thine own way and lose not thy head!"
In one 'twas said, "All we see is One.
Whoever says 'tis two is suffering from double vision."
In one 'twas said, "A hundred are even as one."7
But whoso thinks this is a. madman.
Each scroll had its contrary piece of rhetoric,
In form and substance utterly opposed to it;
This contrary to that, from first to last,
As if each was compounded of poison and antidotes.
*NOTES:
1. Compare the story of Zopyrus, Herodotus, iii. 155.
2. John xiv. 26: "But the Comforter (parakletos) shall teach you all
things." Mosalmans read periklytos, "praised" = Muhammad.
3. Dajjal, i.e., Antichrist. Sale, Prelim. Discourse, p. 57.
4. Said of the Seven Sleepers in the cave. Koran xviii. 17; "Knower" = the
Gnostic who through ecstasy beholds divine verities.
5. This was the doctrine of the Jabriyan or extreme predestinarians.
6. i.e.. Hide not thy light (of good works or of self-denial) under a
bushel.
7. Alluding to the doctrine of the Trinity.


STORY IV.
Another Tyrannical Jewish King.

A certain Jewish king, the same who is referred to in the Sura "Signs of the
Zodiac," I made up his mind to utterly exterminate the Christian faith, and
with that view he set up a huge idol, and issued commands that all who
refused to worship it should be cast into the fire. Thereupon his officers
seized a Christian woman with her babe, and as she refused to worship it,
they cast the babe into the fire. But the babe cried out to its mother, "Be
not afraid, the fire has no power to burn me; it is as cool as water!"
Hearing this, the rest of the Christians leapt into the fire, and found that
it did not burn them. The king reproached the fire for failing to do its
office, but the fire replied that it was God's servant, and that its
consuming properties were not to be used for evil purposes. It then blazed
up and consumed the king, and all his Jews with him.
Second causes only operate in subordination to,
and form the impulsion of, the First Cause.
Air, earth, water, and fire are God's servants.
To us they seem lifeless, but to God living.
In God's presence fire ever waits to do its service,
Like a submissive lover with no will of its own.
When you strike steel on flint fire leaps forth;
But 'tis by God's command it thus steps forth.
Strike not together the flint and steel of wrong,
For the pair will generate more, like man and woman.
The flint and steel are themselves causes, yet
Look higher for the First Cause, O righteous man!
For that Cause precedes this second cause.
How can a cause exist of itself without precedent cause?
That Cause makes this cause operative,
And again helpless and inoperative.
That Cause, which is a guiding light to the prophets,
That, I say, is higher than these second causes.
Men's minds recognize these second causes,
But only prophets perceive the action of the First Cause.
Praise compared to vapour drawn upwards,
and then descending in rain.
Though water be enclosed in a reservoir,
Yet air will absorb it, for 'tis its supporter;
It sets it free and bears it to its source,
Little by little, so that you see not the process.
In like manner this breath of ours by degrees
Steals away our souls from the prison-house of earth.
" The good word riseth up to Him,"2
Rising from us whither He knoweth.
Our breathings are lifted up in fear of God,
Offerings from us to the throne of Eternity.
Then come down to us rewards for our praises,
The double thereof, yea, mercies from the King of Glory.
Therefore are we constrained to utter these praises
That slaves may attain the height of God's gifts.
And so this rising and descent go on evermore,
And cease not forever and aye.
To speak in plain Persian, this attraction
Comes from the same quarter whence comes this sweet savour.3
*NOTES:
1. Koran lxxxv.
2. Koran, xxxv. II.
3. Sweet savour, i.e., the joy of heart experienced by the offerer of prayer
when his prayer is accepted of God. See Book II. Story XVII.


STORY V.
The Lion and the Beasts.

In the book of Kalila and Damna a story is told of a lion who held all the
beasts of the neighborhood in subjection, and was in the habit of making
constant raids upon them, to take and kill such of them as he required for
his daily food. At last the beasts took counsel together, and agreed to
deliver up one of their company every day, to satisfy the lion's hunger, if
he, on his part, would cease to annoy them by his continual forays. The lion
was at first unwilling to trust to their promise, remarking that he always
preferred to rely on his own exertions; but the beasts succeeded in
persuading him that he would do well to trust Providence and their word. To
illustrate the thesis that human exertions are vain, they related a story of
a man who got Solomon to transport him to Hindustan to escape the angel of
death, but was smitten by the angel the moment he got there. Having carried
their point, the beasts continued for some time to perform their engagement.
One day it came to the turn of the hare to be delivered up as a victim to
the lion; but he requested the others to let him practice a stratagem. They
scoffed at him, asking how such silly beast as he could pretend to outwit
the lion. The hare assured them that wisdom was of God, and God might choose
weak things to confound the strong. At last they consented to let him try
his luck. He took his way slowly to the lion, and found him sorely enraged.
In excuse for his tardy arrival he represented that he and another hare had
set out together to appear before the lion, but a strange lion had seized
the second hare, and carried it off in spite of his remonstrances. On
hearing this, the lion was exceeding wroth, and commanded the hare to show
him the foe who had trespassed on his preserves. Pretending to be afraid,
the hare got the lion to take him upon his back, and directed him to a well.
On looking down the well, the lion saw in the water the reflection of
himself and of the hare on his back; and thinking that he saw his foe with
the stolen hare, he plunged in to attack him, and was drowned, while the
hare sprang off his back and escaped. This folly on the part, of the lion
was predestined to punish him for denying God's ruling providence. So Adam,
though he knew the names of all things, in accordance with God's
predestination, neglected to obey a single prohibition, and his disobedience
cost him dearly.
Trust in God, as opposed to human exertions.
The beasts said, "O enlightened sage,
Lay aside caution; it cannot help thee against destiny;
To worry with precaution is toil and moil;
Go, trust in Providence, trust is the better part.
War not with the divine decree, O hot-headed one,
Lest that decree enter into conflict with thee.
Man should be as dead before the commands of God
Lest a blow befall him from the Lord of all creatures."
He said, "True; but though trust be our mainstay,
Yet the Prophet teaches us to have regard to means.
The Prophet cried with a loud voice,
'Trust in God, yet tie the camel's leg.' l
Hear the adage, 'The worker is the friend of God;'2
Through trust in Providence neglect not to use means.
Go, O Quietists, practice trust with self-exertion,
Exert yourself to attain your objects, bit by bit.
In order to succeed, strive and exert yourselves;
If ye strive not for your objects, ye are fools."
They said, "What is gained from the poor by exertions
Is a fraudulent morsel that will bring ill luck.
Again, know that self-exertion springs from weakness;
Relying on other means is a blot upon perfect trust.
Self-exertion is not more noble than trust in God.
What is more lovely than committing oneself to God?
Many there are who flee from one danger to a worse;
Many flee from a snake and meet a dragon.
Man plans a stratagem, and thereby snares himself;
What he takes for life turns out, to be destruction.
He shuts the door after his foe is in the house.
After this sort were the schemes of Pharaoh.
That jealous king slew a myriad babes,
While Moses, whom he sought, was in his house.
Our eyes are subject to many infirmities;
Go! annihilate your sight in God's sight.
For our foresight His foresight is a fair exchange;
In His sight is all that ye can desire.
So long as a babe cannot grasp or run,
It takes its father's back for its carriage.
But when it becomes independent and uses its hands,
It falls into grievous troubles and disgrace.
The souls of our first parents, even before their hands,
Flew away from fidelity after vain pleasure.
Being made captives by the command, 'Get down hence,' 3
They became bond-slaves of enmity, lust, and vanity.
We are the family of the Lord and His sucking babes.
The Prophet said, 'The people are God's family;'
He who sends forth the rain from heaven,
Can He not also provide us our daily bread?"
The lion said, "True; yet the Lord of creatures
Sets a ladder before our feet.
Step by step must we mount up to the roof!
The notion of fatalism is groundless in this place.
Ye have feet why then pretend ye are lame?
Ye have hands why then conceal your claws?
When a master places a spade in the hand of a slave,
The slave knows his meaning without being told.
Like this spade, our hands are our Master's hints to us;
Yea, if ye consider, they are His directions to us.
When ye have taken to heart His hints,
Ye will shape your life in reliance on their direction;
Wherefore these hints disclose His intent,
Take the burden from you, and appoint your work.
He that bears it makes it bearable by you,
He that is able makes it within your ability.
Accept His command, and you will be able to execute it;
Seek union with Him, and you will find yourselves united.
Exertion is giving thanks for God's blessings;
Think ye that your fatalism gives such thanks?
Giving thanks for blessings increases blessings,
But fatalism snatches those blessings from your hands.
Your fatalism is to sleep on the road; sleep not
Till ye behold the gates of the King's palace.
Ah! sleep not, O unreflecting fatalists,
Till ye have reached that fruit-laden Tree of Life
Whose branches are ever shaken by the wind,
And whose fruit is showered on the sleepers' heads.
Fatalism means sleeping amidst highwaymen.
Can a cock who crows too soon expect peace?
If ye cavil at and accept not God's hints,
Though ye count yourselves men, see, ye are women.
The quantum of reason ye possessed is lost,
And the head whose reason has fled is a tail.
Inasmuch as the unthankful are despicable,
They are at last cast into the fiery pit.
If ye really have trust in God, exert yourselves,
And strive, in constant reliance on the Almighty."
Wisdom is granted often times to the weak.
He said, "O friends, God has given me inspiration.
Often times strong counsel is suggested to the weak.
The wit taught by God to the bee
Is withheld from the lion and the wild ass.
It fills its cells with liquid sweets,
For God opens the door of this knowledge to it.
The skill taught by God to the silkworm
Is a learning beyond the reach of the elephant.
The earthly Adam was taught of God names, 4
So that his glory reached the seventh heaven.
He laid low the name and fame of the angels, 5
Yet blind indeed are they whom God dooms to doubt!
The devotee of seven hundred thousand years (Satan)
Was made a muzzle for that yearling calf (Adam), 6
Lest he should suck milk of the knowledge of faith,
And soar on high even to the towers of heaven.
The knowledge of men of external sense is a muzzle
To stop them sucking milk of that sublime knowledge.
But God drops into the heart a single pearl-drop
Which is not bestowed on oceans or skies!"
"How long regard ye mere form, O form-worshippers?
Your souls, void of substance, rest still in forms.
If the form of man were all that made man,
Ahmad and Abu Jahl would be upon a par.
A painting on a wall resembles a man,
But see what it is lacking in that empty form.
'Tis life that is lacking to that mere semblance of man.
Go! seek for that pearl it never will find.
The heads of earth's lions were bowed down
When God gave might to the Seven Sleepers' dog. 7
What mattered its despised form
When its soul was drowned in the sea of light?"
Human wisdom, the manifestation of divine.
On his way to the lion the hare lingered,
Devising a stratagem with himself.
He proceeded on his way after delaying long,
In order to have a secret or two for the lion.
What worlds the principle of Reason embraces!
How broad is this ocean of Reason!
Yea, the Reason of man is a boundless ocean.
O son, that ocean requires, as it were, a diver. 8
On this fair ocean our human forms
Float about, like bowls on the surface of water;
Yea like cups on the surface, till they are. filled;
And when filled, these cups sink into the water.
The ocean of Reason is not seen ; reasoning men are seen;
But our forms (minds) are only as waves or spray thereof.
Whatever form that ocean uses as its instrument,
Therewith it casts its spray far and wide. 9
Till the heart sees the Giver of the secret,
Till it espies that Bowman shooting from afar,
It fancies its own steed lost, while in bewilderment
It is urging that steed hither and thither; 10
It fancies its own steed lost, when all the while
That swift steed is bearing it on like the wind.
In deep distress that blunder head
Runs from door to door, searching and inquiring,
"Who and where is he that hath stolen my steed?"
They say, "What is this thou ridest on, O master?"
He says, "True, 'tis a steed; but where is mine?"
They say, "Look to thyself, O rider; thy steed is there."
The real Soul is lost to view, and seems far off; 11
Thou art like a pitcher with full belly but dry lip;
How canst thou ever see red, green, and scarlet
Unless thou seest the light first of all?
When thy sight is dazzled by colors,
These colors veil the light from thee.
But when night veils those colors from thee,
Thou seest that colors are seen only through light.
As there is no seeing outward colors without light,
So it is with the mental colors within.
Outward colors arise from the light of sun and stars,
And inward colors from the Light on high.
The light that lights the eye is also the heart's Light;
The eye's light proceeds from the Light of the heart.
But the light that lights the heart is the Light of God,
Which is distinct from the light of reason and sense.
At night there is no light, and colors are not seen;
Hence we know what light is by its opposite, darkness.
At night no colors are visible, for light is lacking.
How can color be the attribute of dark blackness?
Looking on light is the same as looking on colors;
Opposite shows up opposite, as a Frank a Negro.
The opposite of light shows what is light,
Hence colors too are known by their opposite.
God created pain and grief for this purpose,
To wit, to manifest happiness by its opposites. 12
Hidden things are manifested by their opposites;
But, as God has no opposite. He remains hidden.
God's light has no opposite in the range of creation
Whereby it may be manifested to view.
Perforce "Our eyes see not Him, though He sees us." 13
Behold this in the case of Moses and Mount Sinai. 14
Discern form from substance, as lion from desert,
Or as sound and speech from the thought they convey.
The sound and speech arise from the thought;
Thou knowest not where is the Ocean of thought;
Yet when thou seest fair waves of speech,
Thou knowest there is a glorious Ocean beneath them.
When waves of thought arise from the Ocean of Wisdom,
They assume the forms of sound and speech.
These forms of speech are born and die again,
These wa,ves cast themselves back into the Ocean.
Form is born of That which is without form,
And goes again, for, "Verily to Him do we return." 15
Wherefore to thee every moment come death and "return."
Mustafa saith, "The world endureth only a moment."
So, thought is an arrow shot by God into the air.
How can it stay in the air? It returns to God.
Every moment the world and we are renewed, 16
Yet we are ignorant of this renewing forever and aye.
Life, like a stream of water, is renewed and renewed,
Though it wears the appearance of continuity in form.
That seeming continuity arises from its swift renewal,
As when a single spark of fire is whirled round swiftly. 17
If a single spark be whirled round swiftly,
It seems to the eye a continuous line of fire.
This apparent extension, owing to the quick motion,
Demonstrates the rapidity with which it is moved.
If ye seek the deepest student of this mystery,
Lo! 'tis Husamu-'d-Din, the most exalted of creatures!
*NOTES:
1. "Trust in God and keep your powder dry."
2. "Laborare est orare."
3. Koran ii. 341.
4. "And He taught Adam the names of all things" (Koran ii. 29).
5. The angels said, "We have no knowledge but what thou hast given us to
know" (Koran ii. 30).
6. See Gulshan i Raz, I. 543.
7. Koran xviii. 17.
8. See Gulshan i Raz, I. 575: The ocean of Reason is the same as what is
elsewhere called the ocean of Being, viz., the Noumenon, or Divine
substratum of all phenomenal being and thought.
9. "Those arrows were God's, not vours" (Koran viii. 17); i.e., Man's reason
proceeds from God, the "Only Real Agent."
10. Alluding to the "Believer's lost camel " (Book II. Story XII., infra.).
Men seek wisdom, and do not know that in themselves is the reflected wisdom
of God (Gulshan i Raz, I. 435).
11. The real Soul, i.e., the spirit which God "breathed into man" (Koran xv.
29). "In yourselves are signs; will ye not behold them?" (Koran li, 21).
12. See Gulshan i Raz, I. 92. Mr. Mansel (Bampton Lectures, p. 49) says: "A
thing can be known as that which it is only by being distinguished from that
which it is not." But the Infinite Deity ex hypothesi includes all things;
so there is nothing to contrast Him with.
13. Koran vi. 103.
14. Koran vii. 139: "He said, 'Thou shalt not see me.'"
15. Koran ii. 151.
16. See Gulshan i Raz, I. 645: All phenomena are every moment renewed by
fresh effluxes of being from the Divine Noumenon.
17. See Gulshan i Raz, I. 710.


STORY VI.
Omar and the Ambassador.

The hare, having delivered his companions from the tyranny of the lion, in
the manner just described, proceeds to improve the occasion by exhorting
them to engage in a greater and more arduous warfare, viz., the struggle
against their inward enemy, the lusts of the flesh. He illustrates his
meaning by the story of an ambassador who was sent by the Emperor of Rum to
the Khalifa 'Omar. On approaching Medina this ambassador inquired for
'Omar's palace, and learned that 'Omar dwelt in no material palace, but in a
spiritual tabernacle, only visible to purified hearts. At last he discerned
'Omar lying under a palm-tree, and drew near to him in fear and awe. 'Omar
received him kindly, and instructed him in the doctrine of the mystical
union with God. The ambassador heard him gladly, and asked him two
questions, first, How can souls descend from heaven to earth? and secondly,
With what object are souls imprisoned in the bonds of flesh and blood? 'Omar
responded, and the ambassador accepted his teaching, and became a
pure-hearted Sufi. The hare urged his companions to abjure lust and pride,
and to go and do likewise.
God's agency reconciled with man's freewill.
The ambassador said, "O Commander of the faithful,
How comes the soul down from above to earth?
How can so noble a bird be confined in a cage?"
He said, "God speaks words of power to souls,
To things of naught, without eyes or ears,
And at these words they all spring into motion;
At His words of power these nothings arise quickly,
And strong impulse urges them into existence.
Again, He speaks other spells to these creatures,
And swiftly drives them back again into Not-being.
He speaks to the rose's ear, and causes it to bloom;
He speaks to the tulip, and makes it blossom.
He speaks a spell to body, and it becomes soul;
He speaks to the sun, and it becomes a fount of light.
Again, in its ear He whispers a word of power,
And its face is darkened as by a hundred eclipses.
What is it that God says to the ear of earth,
That it attends thereto and rests steadfast?
What is it that Speaker says to the cloud,
That it pours forth rain-water like a water-skin?
Whosoever is bewildered by wavering will, l
In his ear hath God whispered His riddle,
That He may bind him on the horns of a dilemma;
For he says, 'Shall I do this or its reverse?'
Also from God comes the preference of one alternative;
'Tis from God's impulsion that man chooses one of the two.
If you desire sanity in this embarrassment,
Stuff not the ear of your mind with cotton.
Take the cotton of evil suggestions from the mind's ear, 2
That the heavenly voice from above may enter it,
That you may understand that riddle of His,
That you may be cognisant of that open secret.
Then the mind's ear becomes the sensorium of inspiration;
For what is this Divine voice but the inward voice? 3
The spirit's eye and ear possess this sense,
The eye and ear of reason and sense lack it.
The word 'compulsion' makes me impatient for love's sake;
'Tis he who loves not who is fettered by compulsion.
This is close communion with God, not compulsion,
The shining of the sun, and not a dark cloud.
Or, if it be compulsion, 'tis not common compulsion,
It is not the domination of wanton wilfulness.
O son, they understand this compulsion
For whom God opens the eyes of the inner man.
Things hidden and things future are plain to them;
To speak of the past seems to them despicable.
They possess freewill and compulsion besides, 4
As in oyster-shells raindrops are pearls.
Outside the shell they are raindrops, great and small;
Inside they are precious pearls, big and little.
These men also resemble the musk deer's bag;
Outside it is blood, but inside pure musk;
Yet, say not that outside 'twas mere blood,
Which on entering the bag becomes musk.
Nor say that outside the alembic 'twas mere copper,
And becomes gold inside, when mixed with elixir.
In you freewill and compulsion are vain fancies,
But in them they are the light of Almighty power.
On the table bread is a mere lifeless thing,
When taken into the body it is a life-giving spirit.
This transmutation occurs not in the table's heart,
'Tis soul effects this transmutation with water of life.
Such is the power of the soul, O man of right views!
Then what is the power of the Soul of souls? (God).
Bread is the food of the body, yet consider,
How can it be the food of the soul, O son?
Flesh-born man by force of soul
Cleaves mountains with tunnels and mines.
The might of Ferhad's soul cleft a hill;
The might of the Soul's soul cleaves the moon; 5
If the heart opens the mouth of mystery's store,
The soul springs up swiftly to highest heaven.
If tongue discourses of hidden mysteries,
It kindles a fire that consumes the world.
Behold, then, God's action and man's action;
Know, action does belong to us ; this is evident.
If no actions proceeded from men,
How could you say, 'Why act ye thus?'
The agency of God is the cause of our action,
Our actions are the signs of God's agency;
Nevertheless our actions are freely willed by us,
Whence our recompense is either hell or 'The Friend.'"
*NOTES:
1. The poet's insistence on the doctrine of God being the Fa'il i Hakiki, or
Only Real Agent, without whose word no being and no action can be, leads him
to the question of freewill and compulsion of man's will (see Gulshan i Raz,
I. 555).
2. So Gulshan i Raz, I. 442.
3. The leading principle of all mysticism is that, independently of sense
and reason, man possesses an inward sense, or intuition, which conveys to
him a knowledge of God by direct apprehension (see Gulshan i Raz. I. 431).
4. Their wills are identified with God's will, as in the case of the saint
Daquqi (infra, Book III. Story XII.)
5. As a sign of the last day (Koran liv. 1).



STORY VII.
The Merchant and his Clever Parrot.

There was a certain merchant who kept a parrot in a cage. Being about to
travel to Hindustan on business, he asked the parrot if he had any message
to send to his kinsmen in that country, and the parrot desired him to tell
them that he was kept confined in a cage. The merchant promised to deliver
this message, and on reaching Hindustan, duly delivered it to the first
flock of parrots he saw. On hearing it one of them at once fell down dead.
The merchant was annoyed with his own parrot for having sent such a fatal
message, and on his return home sharply rebuked his parrot for doing so. But
the parrot no sooner heard the merchant's tale than ho too fell down dead in
his cage. The merchant, after lamenting his death, took his corpse out of
the cage and threw it away; but, to his surprise, the corpse immediately
recovered life, and flew away, explaining that the Hindustani parrot had
only feigned death to suggest this way of escaping from confinement in a
cage.
Saints are preserved from all harm 1.
As to a "man of heart," he takes no hurt,
Even though he should eat deadly poison.
He who gains health from practicing abstinence is safe;
The poor disciple is safe in the midst of fever.
The prophet said, "O disciple, though you be bold,
Yet enter not into conflict with every foe."
Within you is a Nimrod; enter not his fire;
But if you must do so, first become an Abraham. 2
If you are neither swimmer nor seaman,
Cast not yourself into the sea out of self-conceit.
A swimmer brings pearls from the deep sea;
Yea, he plucks gain from the midst of perils.
If the saint handles earth, it becomes gold;
If a sinner handles gold, it turns to dust.
Whereas the saint is well-pleasing to God,
In his actions his hand is the hand of God.
But the sinner's hand is the hand of Satan and demons,
Because he is ensnared in falsity and fraud.
If folly meets him, he takes it for wisdom;
Yea, the learning gained by the wicked is folly.
Whatever a sick man eats is a source of sickness,
But if a saint imbibe infidelity it becomes faith.
Ah! footman who contendest with horsemen,
Thou wilt not succeed in carrying the day!
The jealousy of God 3.
The whole world is jealous for this cause,
That God surpasseth the world in jealousy.
God is as a soul and the world as a body,
And bodies derive their good and evil from souls.
He to whom the sanctuary of true prayer is revealed
Deems it shameful to turn back to mere formal religion.
He who is master of the robes of a king
Brings shame on his lord by petty huckstering.
He who is admitted to the king's presence-chamber
Would show disrespect by tarrying at the doorway.
If the king grants him license to kiss his hand,
He would err were he to kiss merely the king's foot.
Though to lay head at the king's feet is due obeisance,
In the case supposed it would be wrong to kiss the feet.
The king's jealousy would be kindled against him
Who, after he had seen his face, preferred his mere perfume.
God's jealousy may be likened to a grain of wheat,
But man's jealousy is but empty chaff.
For know ye that the source of jealousy is in God,
And man's jealousy is only an offshoot from God's.
But, let me now quit this subject, and make complaint
Of the severity of That Fickle Fair One.
Complaints of God's harsh dealings with His adoring slaves.
"Wherefore dost thou abandon thy creed and faith?
What matters it if it be heathen or true?
Why hast thou forsaken thy Beloved?
What matters it if she be fair or ugly?" 4
Let me then, I say, make complaint
Of the severity of That Fickle Fair One.
I cry, and my cries sound sweet in His ear;
He requires from the two worlds cries and groans.
How shall I not wail under His chastening hand?
How shall I not be in the number of those bewitched by Him?
How shall I be other than night without His day?
Without the vision of His face that illumes the day?
His bitters are very sweets to my soul,
My sad heart is a lively sacrifice to my Beloved.
I am enamoured of my own grief and pain,
For it makes me well-pleasing to my peerless King.
I use the dust of my grief as salve for my eyes,
That my eyes, like seas, may teem with pearls.
The tears which are shed because of His chastening
Are very pearls, though men deem them mere tears.
'Tis "The Soul of souls" of whom I am making complaint;
Yet I do not complain; I merely state my case.
My heart says, "He has injured me,"
But I laugh at these pretended injuries.
Do me justice, O Thou who art the glory of the just,
Who art the throne, and I the lintel of Thy door!
But, in sober truth, where are throne and doorway?
Where are "We" and "I?" There where our Beloved is!
O Thou, who art exempt from "Us" and "Me,"
Who pervadest the spirits of all men and women;
When man and woman become one, Thou art that One!
When their union is dissolved, lo! Thou abidest!
Thou hast made these "Us" and "Me" for this purpose,
To wit, to play chess with them by Thyself. 5
When Thou shalt become one entity with "Us" and "You."
Then wilt Thou show true affection for these lovers.
When these "We" and "Ye" shall all become one Soul,
Then they will be lost and absorbed in the "Beloved."
These are plain truths. Come then, O Lord!
Who art exalted above description and explanation!
Is it possible for the bodily eye to behold Thee?
Can mind of man conceive Thy frowns and Thy smiles?
Are hearts, when bewitched by Thy smiles and frowns, 6
In a fit state to see the vision of Thyself?
When our hearts are bewitched by Thy smiles and frowns,
Can we gain life from these two alternating states?
The fertile garden of love, as it is boundless,
Contains other fruits besides joy and sorrow.
The true lover is exalted above these two states,
He is fresh and green independently of autumn or spring!
Pay tithe on Thy beauty, O Beauteous One!
Tell forth the tale of the Beloved, every whit!
For through coquetry His glances
Are still inflicting fresh wounds on my heart.
I gave Him leave to shed my blood, if He willed it;
I only said, "Is it right? " and He forsook me.
Why dost Thou flee from the cries of us on earth?
Why pourest Thou sorrow on the heart of the sorrowful?
O Thou who, as each new morn dawns from the east,
Art seen uprising anew, like a bright fountain!
What excuse makest Thou for Thy witcheries?
O Thou whose lips are sweeter than sugar,
Thou that ever renewest the life of this old world,
Hear the cry of this lifeless body and heart!
But, for God's sake, leave off telling of the Rose;
Tell of the Bulbul who is severed from his Rose.
My ardour arises not from joy or grief,
My sense mates not with illusion and fancy.
My condition is different, for it is strange.
Deny it not ! God is all-powerful.
Argue not from the condition of common men,
Stumble not at severity and at mercy.
For mercy and severity, joy and sorrow, are transient,
And transient things die; "God is heir of all." 7
"Tis dawn! O Protector and Asylum of the dawn!
Make excuse for me to my lord Husamu-'d-Din!
Thou makest excuses for c(Universal Reason and Soul; 8
Soul of souls and Gem of life art Thou!
The light of my dawn is a beam from Thy light,
Shining in the morning draught of Thy protection!
Since Thy gift keeps me, as it were, intoxicated,
What is this spiritual wine that causes me this joy?
Natural wine lacks the ferment in my breast,
The spheres lag behind me in revolutions!
Wine is intoxicated with me, not I with it!
The world takes its being from me, not I from it!
I am like bees, and earthly bodies like wax, 9
I build up these bodies as with my own wax!
*NOTES:
1. This is a comment on the saying of Faridu-'d-Din Attar, "Thou art a man
of lusts, O fool! In dust eat blood! but if a man of heart eats poison, 'tis
as honey."
2. See Koran xxi. 68, and Rodwell's note.
3. This is a comment on the Hadis, "Verily Sa'd is a jealous man, and I am
more jealous than he, and God is more jealous than I, and of His jealousy He
prohibits 'All pollutions, both outward and inward.'" (Koran vi. 152.)
4. This is a quotation from Hakim Sanai, and forms the text of the following
discourse.
5. See Gulshan i Raz, I. 140, and Omar Khayyam Quatr., 270.
6. See Gulshan i Raz, I. 745: Frowns are the occultation of the Beloved by
the veil of phenomena; smiles, the revelation of Absolute Being to its
votaries. Sa'di (Gulistan, Book II. Story XI.) says: "The vision, of God to
the pious consists of manifestation and occultation; He shows Himself, and
again withdraws Himself from our sight."
7. Koran xv. 23.
8. i.e., the Logos, and First Soul, upposed to be referred to in the text:
"O men, fear your Lord, who hath created you from one Soul, and of him
created his wife" (Koran iv. I). See Gulshan i Raz, I. 203.
9. i.e., in his spiritual exaltation he feels himself as the Logos, where
from tho whole material creation emanates.


STORY VIII.
The Harper.

In the time of the Khalifa 'Omar there lived a harper, whose voice was as
sweet as that of the angel Israfil, and who was in great request at all
feasts. But he grew old, and his voice broke, and no one would employ him
any longer. In despair he went to the burial-ground of
Yathrub, and there played his harp to God, looking to Him for recompense.
Having finished his melody he fell asleep, and dreamed he was in heaven. The
same night a divine voice came to 'Omar, directing him to go to the
burial-ground, and relieve an old man whom he should find there. 'Omar
proceeded to the place, found the harper, and gave him money, promising him
more when he should need it. The harper cast away his harp, saying that it
had diverted him from God, and expressed great contrition for his past sins.
'Omar then instructed him that his worldly journey was now over, and that he
must not give way to contrition for the past, as he was now entered into the
state of ecstasy and intoxication of union with God, and in this exalted
state regard to past and future should be swept away. The harper acted on
his instructions, and sang no more.
Apology for applying the term "Bride" to God.
Mustafa became beside himself at that sweet call,
His prayer failed on "the night of the early morning halt."
He lifted not head from that blissful sleep," 1
So that his morning prayer was put off till noon.
On that, his wedding night, in presence of his bride,
His pure soul attained to kiss her hands.
Love and mistress are both veiled and hidden,
Impute it not as a fault if I call Him "Bride."
I would have kept silence from fear of my Beloved,
If He had granted me but a moment's respite.
But He said, "Speak on, 'tis no fault,
'Tis naught but the necessary result of the hidden decree,
'Tis a fault only to him who only sees faults.
How can the Pure Hidden Spirit notice faults?"
Faults seem so to ignorant creatures,
Not in the sight of the Lord of Benignity.
Blasphemy even may be wisdom in the Creator's si ht,
Whereas from our point of view it is grievous sin.
If one fault occur among a hundred beauties
'Tis as one dry stick in a garden of green herbs.
Both weigh equally in the scales
For the two resemble body and soul.
Wherefore the sages have said not idly,
" The bodies of the righteous are as pure souls."
Their words, their actions, their praises,
Are all as a pure soul without spot or blemish.
'Omar rebukes the Harper for brooding over
and bewailing the past.
Then 'Omar said to him, "This wailing of thine
Shows thou art still in a state of ' sobriety."'
Afterwards he thus urged him to quit that state
And called him out of his beggary to absorption in God:
"Sobriety savours of memory of the past;
Past and future are what veil God from our sight.
Burn up both of them with fire! How long
Wilt thou be partitioned by these segments as a reed?
So long as a reed has partitions 'tis not privy to secrets,
Nor is it vocal in response to lip and breathing.
While circumambulating the house thou art a stranger;
When thou enterest in thou art at home.
Thou whose knowledge is ignorance of the Giver of knowledge,
Thy wailing contrition is worse than thy sin.
The road of the 'annihilated' is another road;
Sobriety is wrong, and a straying from that other road.
O thou who seekest to be contrite for the past,
How wilt thou be contrite for this contrition?
At one time thou adorest the music of the lute,
At another embracest wailing and weeping."
While the "Discerner" reflected these mysteries,
The heart of the harper was emancipated.
Like a soul he was freed from weeping and rejoicing,
His old life died, and he was regenerated.
Amazement fell upon him at that moment,
For he was exalted above earth and heaven,
An uplifting of the heart surpassing all uplifting;
I cannot describe it ; if you can, say on!
Ecstasy and words beyond all ecstatic words;
Immersion in the glory of the Lord of glory!
Immersion wherefrom was no extrication,
As it were identification with the Very Ocean!
Partial Reason is as naught to Universal Reason,
If one impulse dependent on another impulse be naught;
But when that impulse moves this impulse,
The waves of that sea rise to this point; 2
*NOTES:
1. The night of his marriage with Safiyya.
2. i.e., he is possessed by the Deity as an "Energumen," and the Deity works
these ecstatic states in him...

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı




23/1/2009 - Görev Şuuru

Kategori: Oyku
                                             
                                           

                                                         GÖREV ŞUURU

Osmanlının ilk Şeyhülislamı Molla Fenari (1350 - 1431),
Şeyhülislam olmadan önce Bursa kadısıdır. Onun kadılığı
sırasında bir adam pazardan bir at satın alır.
Fakat alışverişin hemen ardından adam atın hasta olduğunu fark eder.
Atı aldığı kişiye iade etmeye karar verir ama adam zorluk çıkarır,
atın hastalığını kabul etmez diye önce kadıya gidip resmi kanaldan
işi sağlama bağlamak ister. Mahkemeye gittiğinde kadıyı ( Molla Fenari )
yerinde bulamaz. İşini ertesi güne bırakır. Fakat at o gece ölür.
 Adam ertesi gün olanları kadıya anlatır, mağdur olduğunu,
ne yapması gerektiğini sorar. Molla Fenari 'Senin zararını ben ödeyeceğim' der.
Adam hayretle kadıya bakar, 'Niçin siz ödeyeceksiniz,
konuyla hiçbir ilginiz ve suçunuz yok ki...' der. Molla Fenari,
'Evet öyle görünüyor ama aslında benim de suçum büyük.
Eğer sen dün makamıma geldiğinde ben yerimde olsaydım,
olaya müdahale eder, atı geri verdirir, paranı iade ettirirdim.
 At da sahibinin elinde ölmüş olurdu. Bu imkan şimdi yok olmuştur.
Senin zararına benim makamımda bulunmamam sebep
olduğu için zararını ben ödeyeceğim' der ve sözünü yerine getirir.

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı




23/1/2009 - Bozuk simit paralarıyla cenneti satın almak

Kategori: Oyku
                                                               
                                                                    


Bozuk simit paralarıyla cenneti satın almak

Günün son dersinin sonuna gelinmişti. Öğrenciler çıkmak için

sabırsızlanıyordu. Defter ve kitaplarını çantalarına koydular. Zil çalar

çalmaz, dışarı çıkmak için hazırdılar. Yalnız, Ali hazırlanmamıştı.Gecikmek

için de elinden geleni yapıyordu.Nihayet zil çaldı. Öğrenciler bir anda

kapıya yöneldi. Ali, yerinden kalkmadı. Ağır ağır eşyasını topladı. Bir

yandan göz ucuyla öğretmenine bakıyor, bir yandan da arkadaşlarının

gitmesini bekliyordu.

Öğretmeni, onun bu hâlini fark etti:

- Hayrola Ali, dedi. Eve gitmeyecek misin?

Ali, son arkadaşının da çıktığını görünce cevap verdi:

- Sizinle konuşmak istiyordum öğretmenim.

- Peki, dedi öğretmeni. Ne söyleyeceksin bakalım?

- Ahmet arkadaşımız var ya?

- Evet, ne olmuş Ahmet’e?

- Durumları pek iyi değil galiba. Annesi, beslenme çantasına pekiyi şeyler

koymuyor.

- Ee?

- Ona yardım etmek istiyorum. Ama benim yardım ettiğimi bilirse üzülür.

Günde bir simit parası biriktirip her hafta size versem, siz de ona

verseniz?

Cebinden bir avuç bozuk para çıkarıp öğretmenin masasının üzerine koydu.

Nurhan Öğretmen, paraya dokunmadı. Sandalyesine oturup düşündü.Ali

hakkındaki bilgilerini yokladı. Bildiği kadarıyla ailesinin durumu pekiyi

değildi. Bu çalışkan ve sevimli öğrencisi, ne kadar da iyi niyetli ve

düşünceliydi. Zengin bir ailenin çocuğu değildi. Buna rağmen yardım etmek

istiyordu. Üstelik yardım ettiğinin bilinmesini istemiyordu.

Nurhan Öğretmen:

 

- Dur bakalım Ali, dedi. Bildiğim kadarıyla sizin de maddî durumunuz pekiyi

değil. Yanlış mı biliyorum?

- Doğru biliyorsunuz öğretmenim. Babam gündelikçi. Çoğu zaman iş bulamıyor.

Ama ben de çalışıyor, para kazanıyorum.

- Nerede çalışıyorsun?

- Simit satıyorum.

Nurhan Öğretmen yine durup düşündü. İyiliğin bu kadarına ne deme liydi şimdi.

Bunun gerçekleşmesi zordu. Onu, bundan vazgeçirmek için bir çare bulmalıydı.

Bunu yaparken, sevimli öğrencisini de kırmamalıydı. Onunla biraz daha

konuşursa, belki bir yolunu bulurdu.

Nurhan Öğretmen, Ali’ye döndü:

- Büyüyünce ne olmak istiyorsun, diye sordu.

- Çok zengin bir işadamı?

- Niçin?

- İnsanlara daha çok yardım etmek için?

- Güzel, dedi Nurhan Öğretmen. Bak şimdi Ali, Ahmet’in ailesinin durumu

pekiyi değil; bu doğru. Ama sizinki de bundan pek farklı değil. İstersen

acele etme; çok zengin olduğun zaman insanlara yardım edersin.Olmaz mı?

- Olmaz, dedi Ali. Şimdi yapmalıyım.

- Neden olmaz?

 

- Üç sebepten dolayı olmaz.

Birincisi: Bu para zaten benim değil. İyilik ettiğim için Allah, beni

insanlara sevimli gösteriyor. İnsanlar da bundan etkileniyor, daha çok simit

alıyorlar. Bu sayede gün boyu çalışanlardan bile fazla simit satıyorum. Hele

mahallede Hasan Amca var, her gün iki simit alıp güvercinlere veriyor.

İkincisi: ‘Ağaç yaş iken eğilir.’ deniliyor. Şimdiden iyilik yapmayı

öğrenmezsem büyüdüğümde hiç yapamam.

Üçüncüsü ise daha önemli: Büyüdüğüm zaman çok zengin bir işadamı olmak

istiyorum. Zamanında yatırım yapmayanlar büyük işadamı olamazlar.

Nurhan Öğretmen, karşısında büyük biri varmış gibi dinliyordu:

- Bu sonuncusunu pek iyi anlayamadım, dedi.?

- Açıklayayım öğretmenim, dedi Ali. Şimdi, çok zengin olmadığım için, ancak

günde bir simit parası kadar yardım edebiliyorum. Bundan fazlasını veremem.

Allah, Cennet’i gücü kadar iyilik edene veriyor. Şimdi gücüm bu olduğuna

göre Cennet’in fiyatı birkaç simit parası kadardır. Eğer zengin olmadan

ölürsem birkaç simit parasıyla Cennet’e girebilirim. Bundan daha kârlı bir

yatırım olur mu?

Nurhan Öğretmen’in gözleri dolmuştu. Başını ‘Evet’ anlamında sallarken Aliyi

evine yolladı.

Sınıfa geri dönerken okulun boşaldığını fark etti. Eşyalarını toplamak için

masasına döndüğünde Ali’nin bıraktığı parların masaüstünde kaldığını fark

etti. Sandalyesine gayrı ihtiyarı oturdu ve paraları eline aldı. Hiçbir para

ona bu kadar kıymetli gelmemişti. Sanki elinde dünyanın en kıymetli

incilerini, yakutlarını, elmaslarını tutuyordu. Hatta bu paralar onlardan

bile kıymetliydi. Öyle bu paralar, Bu bozuk SİMİT paraları, Cenneti satın

alabilecek paralardı. Sanki hiç bırakmak istemeyen b ir duygu ile sımsıkı

kavradı bu bozuk simit paralarını.

Oturduğu yerden kalkamadı Nurhan Öğretmen. İçinin dolduğunu, Tarif

edilemeyen duygulara boğulduğunu hissetti. Birden boşalan sağanak yağmurlar

gibi ağlamaya başladı. Ağladı ? Ağladı.

Kendine geldiğinde akşam olmuştu. Yavaş yavaş sınıftan çıkıp okuldan

ayrılırken bekçi Sadık ‘ Bozuk Simit paraları ile cenneti satın almak, Bozuk

Simit paraları ile cenneti satın almak’ diye Nurhan öğretmenin sayıkladığını

duydu. Bekçinin hayretler içinde ‘ Ne dediniz hocam ‘ demesini bile duymayan

Nurhan öğretmen bekçinin şaşkın bakışları altında akşamın alaca karanlığına

karışıvermişti

” Cennet kolay degil cehennem lüzumsuz degil “

*Satranç tahtası kapandığında şah ve piyonun aynı torbaya konulması

kaçınılmazdır. Hayattaki yerinizide buna göre belirleyin..

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı




21/1/2009 - Anlamlı Hikayeler

Kategori: Oyku
                                                                     


                                                                       ÇATLAK KOVA     

Hindistan’da bir sucu, boynuna astığı uzun bir sopanın uçlarına taktığı iki büyük kovayla su taşırmış. Kovalardan biri çatlakmış. Sağlam olan kova her seferinde ırmaktan patronun evine ulaşan uzun yolu dolu olarak tamamlarken, çatlak kova içine konan suyun
sadece yarısını eve ulaştırabilirmiş. Bu durum iki yıl boyunca her gün böyle devam etmiş. Sucu her seferinde patronunun evine sadece 1,5 kova su götürebilirmiş. Sağlam kova başarısından gurur duyarken, zavallı çatlak kova görevinin sadece yarısını yerine getiriyor olmaktan dolayı utanç duyuyormuş. İki yılın sonunda bir gün çatlak kova ırmağın kıyısında sucuya seslenmiş. “
Kendimden utanıyorum ve senden özür dilemek istiyorum.” “Neden?.” Diye sormuş sucu. “Niye utanç duyuyorsun?” Kova cevap vermiş. “Çünkü iki yıldır çatlağımdan su sızdığı için taşıma görevimin sadece yarısını yerine getirebiliyorum. Benim kusurumdan dolayı sen bu kadar çalışmana rağmen emeklerinin tam karşılığını alamıyorsun.” Sucu şöyle demiş: “Patronun evine dönerken yolun kenarındaki çiçekleri fark etmeni istiyorum.” Gerçekten de tepeyi tırmanırken çatlak kova patikanın bir yanındaki yabani çiçekleri ısıtan güneşi görmüş. Fakat yolun sonunda yine suyunun yarısını kaybettiği için kendini kötü hissetmiş ve yine sucudan özür dilemiş. Sucu kovaya sormuş: “Yolun sadece senin tarafında çiçekler olduğunu ve diğer kovanın tarafında hiç çiçek olmadığını fark ettin mi?... Bunun sebebi benim senin kusurunu bilmem ve ondan yararlanmamdır. Yolun senin tarafına çiçek tohumları ektim ve her gün biz ırmaktan dönerken sen onları suladın. İki yıldır ben bu güzel çiçekleri toplayıp onlarla patronumun sofrasını süsleyebildim. Sen böyle olmasaydın, o evinde bu güzellikleri yaşayamayacaktı.” Hepimizin kendimize özgü kusurları vardır. Hepimiz aslında çatlak kovalarız.Allah’ın büyük planında hiçbir şey ziyan edilmez. Kusurlarınızdan korkmayın. Onları sahiplenin. Kusurlarınızda gerçek gücünüzü bulduğunuzu bilirseniz eğer, siz de güzelliklere sebep olabilirsiniz.
                                
                                                 

                                                         


                                                                                    AÇ GÖZLÜLÜK

Asya'da maymun yakalamak için kullanılan bir çeşit tuzak vardır. Bir hindistancevizi oyulur ve iple bir ağaca veya yerdeki bir kazığa baglanır. Hindistancevizinin altına ince bir yarık açılır ve oradan içine tatlı bir yiyecek konur. Bu yarık sadece maymunun elini açıkken sokacağı kadar büyüklüktedir, yumruk yaptığında elini dışarı çıkaramaz. Maymun, tatlının kokusunu alır, yiyeceği yakalamak için elini içeri sokar ve yiyeceği kavrar, ama yiyecek elindeyken elini dışarı çıkarması olanaksızdır.

Sıkıca yumruk yapılmış el, bu yarıktan dışarı çıkmaz. Avcılar geldiğinde, maymun çılgına döner ama kaçamaz. Aslında bu maymunu, tutsak eden hiçbir şey yoktur. Onu sadece onun kendi bağımlılığının gücü tutsak etmiştir. Yapması gereken tek şey elini açıp yiyeceği bırakmaktır. Ama zihninde açgözlülüğü o kadar güçlüdür ki bu tuzaktan kurtulan maymun cok nadir görülür. 


Bizi tuzağa düşüren ve orada kalmamıza neden olan şey, arzularımız ve zihnimizde onlara bağımlı oluşumuzdur. 

                         


                                                              SORUMLULUK DUYGUSU

       Bir Mimar Sinan eseri olan Sehzadebaşı Cami'nin 1990'lı yiılarda
 devam eden restorasyonunu yapan firma yetkililerinden bir inşaat
 mühendisi, caminin restorasyonu sirasinda yasadiklari bir olayi televizyonda 
 şöyle anlatmaştı:
 Cami bahcesini cevreleyen havale duvarında bulunan kapların
 üzerindeki kemerleri oluituran taşlarda yer yer çürümeler vardı.
 Restorasyon programında bu kemerlerin yenilenmesi de yer alıyordu. Biz 
 inşaat fakuütesinde teorik olarak kemerlerin nasıl inşaa edildigini
 ogrenmiştik fakat taş kemer insaası ile ilgili pratiğimiz yoktu.
 Kemerleri nasıl restore edecegimiz konusunda ustalarla toplantı yaptık.
 sonuç olarak kemeri alttan yalayan bir tahta kalıp çakacaktık. Daha
 sonra kemeri yavas yavas sokup yapım teknikleri ile ilgili notlar
 alacaktık ve yeniden yaparken bu notlardan faydalanacaktık.Kalıbı söktük.
 Sökmeye kemerin kilit taşından başladık.Taşı yerinden
 cıkardığımızda hayretle iki taşın birleşme noktasında olan silindirik
 bir boşluğa yerlestirilmis bir cam şişeye rastladık.
 Şişenin  içinde dürülmüş  beyaz bir kağıt vardı.Şişeyi açıp kağıda baktık.  Osmanlıca birşeyler yazıyordu. Hemen bir uzman bulup okuttuk. Bu bir mektup idi ve Mimar Sinan tarafından yazılmıştı.Şunları söylüyordu:

 Bu kemeri oluşturan taşların ömrü yaklaşık 400 senedir. Bu müddet
 zarfında bu taşlar çürümüş olacağından siz bu kemeri yenilemek
 isteyeceksiniz. Buyuk bir ihtimalle yapı teknikleri de degişeceginden bu
 kemeri nasıl yeniden inşaa edeceginizi bilemeyeceksiniz. Iste bu mektubu
 ben size, bu kemeri nasıl inşa edeceginizi anlatmak için yazıyorum. '
 Koca Sinan mektubunda boyle başladıktan sonra o kemeri inşa ettikleri
 tasları Anadolunun neresinden getirttiklerini söylerek izahlarına devam
 ediyor ve ayrıntılı bir biçimde kemerin inşaasini anlatiyordu.

   Bu mektup bir insanın, yaptigi işin kalici olması için
gösterebilecegi çabanın insan üstü bir örnegidir. Bu mektubun ihtişamı,
modern çağ insanlarının bile zorlanacağı taşın ömrünü bilmesi, yapı
tekniğinin değişecegini bilmesi, 400 sene dayanacak kağıt ve mürekkep
kullanması gibi yüksek bilgi seviyesinden gelmektedir. Süphesiz bu yuksek
bilgiler de o koca mimarın erişilmez özelliklerindendir.
 
Ancak erişilmesi gerçekten zor olan bu bilgilerden çok daha muhtesem olan 400
sene sonraya cözüm üreten sorumluluk duygusudur

                                        

                                               

                                                                                   ÜÇ FİLTRE

Adamın biri birgün tanıdık büyük bir  filozofa rastladı ve dedi ki,  "Arkadaşınla ilgili ne duyduğumu biliyor musun ?  dedi.
              "Bir dakika bekle" diye cevap verdi.
 "Bana bir şey söylemeden evvel senin küçük bir testten geçmeni  istiyorum Buna Üçlü Filtre Testi deniyor." 
"Üçlü Filtre?"
 "Doğru, " diye devam etti.
 "Benimle arkadaşım hakkında konuşmaya başlamadan önce, bir süre  durup ne söyleyeceğini filtre etmek, iyi bir fikir olabilir."  Bu ona 3 filtre testi dememin sebebi.
 Birinci filtre:
 'Gerçek Filtresi'
 "Bana birazdan söyleyeceğin şeyin tam anlamıyla gerçek olduğundan  emin misin?"
 " Hayır,"  dedi adam
 " Aslında bunu sadece duydum ve ....
 " Tamam,"  dedi filozof
 "Öyleyse , sen bunun gerçekten doğru olup olmadığını bilmiyorsun.
 Simdi ikinci filtreyi deneyelim,"
 ' İyilik Filtresini.'
 "Arkadaşım hakkında bana söylemek üzere olduğun şey iyi bir şey mi ?"
 " Hayır, tam tersi..."
 " Öyleyse, "  diye devam etti filozof.
 "Onun hakkında bana kötü bir şey söylemek istiyorsun ve bunun doğru
 olduğundan emin değilsin.Fakat yinede testi geçebilirsin, çünkü geriye
 bir filtre daha kaldı."
 ' İşe yararlılık filtresi.'
 "Bana arkadaşım hakkında söyleyeceğin şey benim işime yarar mı ?"
 "Hayır, gerçekten değil."
 "İyi, "  diye tamamladı
 "Ger ,bana söyleyeceğin şey doğru değilse, iyi değilse ve işe yarar ,  faydalı değilse bana niye söyleyesin ki ?"
 Bu onun iyi bir filozof olmasının ve büyük itibar ,saygı  görmesinin sebebiydi.

                                                      


                              HİÇ HAYALLERİNİZDEN SIFIR ALDINIZ MI ?    

Bu öykü, çiftlikten çiftliğe, yarıştan yarışta koşarak
atları terbiye etmeye çalışan gezgin bir at terbiyecisinin
genç oğluna kadar uzanır.

Babasının işi nedeniyle
çocuğun orta öğretimi kesintilere uğramıştı.
Orta ikideyken, büyüdüğü zaman ne olmak ve yapmak
istediği konusunda bir kompozisyon yazmasını ister hocası..
Çocuk bütün gece oturup günün birinde at çiftliğine
sahip olmayı hedeflediğini anlatan 7 sayfalık bir
kompozisyon yazdı. Hayalini en ince ayrıntılarıyla anlattı.
Hatta hayalindeki 200 dönümlük çiftliğin krokisini de çizdi.
Binaların, ahırların ve koşu yollarının yerlerini gösterdi.
Krokiye, 200 dönümlük arazinin üzerine oturacak 1000
metrekarelik evin ayrıntılı planını da ekledi.
Ertesi gün hocasına sunduğu 7 sayfalık ödev,
tam kalbinin sesiydi.. İki gün sonra ödevi geri aldı.
Kağıdın üzerinde kırmızı kalemle yazılmış kocaman bir
"0" ve "Dersten sonra beni gör" uyarısı vardı.
"Neden "0" aldım?" diye merakla sordu hocasına, çocuk..
"Bu senin yaşında bir çocuk için gerçekçi olmayan bir hayal"
dedi, hocası.. "Paran yok. Gezginci bir aileden geliyorsun.
Kaynağınız yok. At çiftliği kurmak büyük para gerektirir.
Önce araziyi satın alman lazım. Damızlık hayvanlar da
alman gerekiyor. Bunu başarman imkansız" ve ekledi:
"Eğer ödevini gerçekçi hedefler belirledikten sonra yeniden
yazarsan, o zaman notunu yeniden gözden geçiririm."
Çocuk evine döndü ve uzun uzun düşündü. Babasına danıştı.
"Oğlum" dedi babası "Bu konuda kararını kendin vermelisin.
Bu senin hayatın için oldukça önemli bir seçim!."
Çocuk bir hafta kadar düşündükten sonra ödevini hiçbir
değişiklik yapmadan geri götürdü hocasına..
"Siz verdiğiniz notu değiştirmeyin" dedi..
"Ben de hayallerimi..".....

O orta 2 öğrencisi, bugün 200 dönümlük arazi üzerindeki
1000 metrekarelik evinde oturuyor.
Yıllar önce yazdığı ödev şöminenin üzerinde
çerçevelenmiş olarak asılı.
Öykünün en can alıcı yanı şu: Aynı öğretmen,
geçen yaz 30 öğrencisini bu çiftliğe kamp kurmaya getirdi.
Çiftlikten ayrılırken eski öğrencisine "Bak" dedi,
"Sana şimdi söyleyebilirim. Ben senin öğretmeninken,
hayal hırsızıydım. öğrencilerimden pek çok hayal çaldım.
Allah' tan ki, sen, hayalinden vazgeçmeyecek kadar inatçıyd
ın."

                                                           

                                Havuç yumurta ve kahve siz hangisisiniz?


Olgun insan güzel söz söylemesini bilen değil, söylediğini yapan ve yapabildiğini söyleyebilen insandır. Bir baba ile kızı dertleşiyorlarmış. Kızı hayatında çok sıkıntı yaşadığından ve bunlarla nasıl baş edeceğini bilemediğini söylemiş babasına. Hatta sorunlar ardı arkasına devam ediyormuş hayatında. Babası kızını dinlemiş, dinlemiş ve "Gel, sana birşey göstereceğim!" diye kızını mutfağa götürmüş. Baba ünlü bir aşcı imiş. Ocağa 3 tane eşit büyüklükte kap koymuş, üçüne de eşit su koymuş ve üçünün de altını aynı miktarda yakmış. Ve 1. kaba bir havuç, diğerine bir adet yumurta, diğerine ise de bir avuç çekilmemiş kahve çekirdeği koymuş. Ve her üçünü de tam 20 dakika pişirmiş. Daha sonra ateşi kesmiş. Masaya 2 tane tabak ve bir tane boş bardak koymuş ve ilk önce haşlanmış havucu alıp bir tabağa koymuş. Daha sonra artık epey pişmiş olan yumurtayı alıp bir tabağa koymuş. En sonunda da artık suya iyice sinmiş ve tam kıvamında kahve görüntüsü olan kahveyi de alıp bir bardağa boşaltmış. Kızına sormuş: "Kızım ne görüyorsun?". Kızı: "Havuç, yumurta ve kahve." diye yanıtlamış. Kızını elinden tutup masaya yaklaştırıp daha yakından bakmasını ve hissetmesini istemiş. Kızı: "Ne görüyorum... Haşlanmış yumuşak bir havuç (Bunu yaparken çatalı havuca batırmış ve yumuşaklığını hissetmiş), artık pişmekten içi katılaşmış bir yumurta (yumurtayı eline almış, hatta bir tarafından masaya vurup, çatlatmış ve içini görmüş) ve bir bardak kahve. (Biraz içmiş) Hatta tadı oldukça iyi. Baba, bunu niçin bana gösteriyorsun?" diye sormuş. "Bak demiş, hepsi aynı şekil kapta, aynı sıcaklıkta, aynı dakika pişti. Fakat hepsi bu etkiye farklı tepki verdiler. Havuç ilk başta sertti, güçlü idi. Ama kaynatılınca yumuşadı hatta güçsüzleşti. Yumurta çok kırılgandı, hafifçe dokunsan çatlayabilirdi, ama kaynatılınca içi sertleşti, hatta katılaştı. Bir avuç çekilmemiş kahve ise yine sertti, hepsi birbirine benziyordu, ama ısıtılınca ne oldu, bu kahve çekirdekleri, ısındılar, gevşediler, ve içinde oldukları suya yayıldılar. Koku yaydılar, tad yaydılar ve suyu eşsiz tatta bir kahveye çevirdiler. Kızım sen hangisisin?" diye sormuş adam. "Zorluklarla karşılaştığın zaman nasıl tepki gösteriyorsun? Sen havuç musun, yumurta mısın, yoksa kahve misin?" Siz ? Havuç gibi sert bir kişi misiniz, ama sorunlar yaşayınca, yumuşuyor ve güçsüzleşiyor musunuz? Yumurta gibi, içi yumuşak, her an kırılabilir bir kişi misiniz? Sorunlar karşısında (ölüm, ayrılık, krizler, vs.) güçleniyor ve sertleşiyor musunuz? Yoksa bir kahve çekirdeği gibi misiniz? Kahve sıcak suyu değiştirir, hatta suyun sıcaklığı en üst dereceye çıktığında, en lezzetli kahve ortamı hazır olur. Lezzet maksimuma ulaşır. Eğer sen bu kahve çekirdeği gibi isen, çevrende ne kadar sorun olursa olsun, bunları olumluya çevirebilirsin. Çevrene güzel tatlar, duygular katarsın. Kendini ve çevreni daha iyi yapmak için çalışırsın. Siz hangisi siniz?



 

Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı




19/1/2009 - Yunus EMRE ŞİİRLERİ

Kategori: Siir

BEN YÜRÜREM YANE YANE

Ben yürürem yane yane, Aşk boyadi beni kane
Ne akilem ne Divane, Gel gör beni aşk neyledi
Gah eserem yeller gibi, Gah tozaram yollar gibi
Gah akaram seller gibi, gel gör beni aşk neyledi
*** ***
Akan sulayın çağlaram, Dertli cigerem dağlaram
Şeyhim anuban ağlaram, gel gör beni aşk neyledi
Ya elim al kaldır beni, ya vaslına erdir beni
Çok ağladım güldür beni, gel gör beni aşk neyledi
*** ***
Mecnun oluban yürürem, ol yari düşte görürem
Uyanıp melul oluram, gel gör beni aşk neyledi
Miskin Yunus biçareyem, baştan aşağı yareyem
Dost ilinden avareyem, gel gör beni aşk neyledi
*** ***
Akıl : Akıllı
Divane : Deli, Meczup
Melül : Elem



SEVELİM SEVİLELİM

Hak cihana doludur, kimseler Hakkı bilmez
Onu sen senden iste, o senden ayrı olmaz
Dünyaya gelen geçer, bir bir şerbetin içer
Bu bir köprüdür geçer, Cahiller onu bilmez
*** ***
Gelin tanış olalım, işin kolayın tutalım
Sevelim sevilelim, dünya kimseye kalmaz
Yunus sözün anlar isen, mani'sini dinler isen
Sana iyi dirlik gerek, bunda kimseler kalmaz
*** ***
Mani : Anlam



GÖNÜLLER YAPMAYA GELDiM

Benim bunda kararım yok, bunda gitmeye geldim
Bezirganım mataım çok, alana satmağa geldim.
Ben gelmedim da'vi için benim işim sevi için
Dostun evi gönüllerdir, gönüller yapmağa geldim
*** ***
Dost eşruğu deliliğim, aşıklar bilir neliğim
Devşuruben ikiliğim, birliğe bitmeye geldim
Yunus Emre aşık olmuş, ma'şuka derdinden olmuş
Gerçek erin kapısında ömrüm harcamaya geldim
*** ***
bezirgan: Tüccar
mata : Mal,erzak
dav'i : Dava peşinde koşmak,kavga,dava.
sev'i : Sevgi
eşruk : Sarhoşluk
devşuruben : Kaldırıp
bitmek : Kavuşmak
maşuk : Allah (aşık olunan)



DİLSİZLER HABERİN

Dilsizler haberin kulaksız dinleyesi
Dilsiz kulaksız sözü, can gerek anlayaşı
Dinlemeden anladık, anlamadan eyledik
Gerçek erin bu yolda yokluktur sermayesi
*** ***
Biz sevdik aşık olduk, sevildik maşuk olduk
Her dem yeni dirlikte, bizden kim usanası
Miskin Yunus ol veli, yerde gökte dopdolu
Her taş altında gizli, bin imran oğlu MUSİ
*** ***
di˜rlik: Hayat
imran oğlu MUSİ : MUSA peygamber



AŞK KİTABIN OKURUZ

Söylememek harcısı, söylemeğin hasıdır
Söylemeğin harcısı, gönüllerin pasıdır
Cümle yaratılmışa bir göz ile bakmayan
Halka müderris ise, hakikatte asidir
*** ***
Şeriat haberini şerh ile eydem işit
Şeriat bir gemidir, hakikat deryasıdır
Ol geminin tahtası her nice muhkem ise
Deniz mevci kat olsa, tahta uşanasıdır
*** ***
Bundan içeri haber işit, eydeyin ey yar
Hakikatin kafiri, şer'in evliyasıdır
Biz talib-i ilimleriz, aşk kitabın okuruz
Calap müderris bize, aşk hod medresedir
*** ***
Harcısı : Uygunu
Has : Güzel
Şeriat : Kuranın Dışsal, açık anlamı
Şerh : Açıklama
Eydem : Söyleyim
Hakikat : Kuranın gizli anlamlarının bilindiği makam
Muhkem : Kuvvetli
Mevc : Dalga
Kat : Kesme
Uşanmak : Kırılmak
Kafir : İnkar eden, gerçeği örten
Şer'in : Şeriatın
Evliya : Hak dostu,Hakiki dindar
Talib-i ilim : İlim öğrenen
Hod : Kendi, zaten


NİCE BESLEYESİN

Nice bir besleyesin, bu kadd ile kameti
Düştün dünya zevkine unuttun kıyameti
Dürüs, kazan, ye yedir, bir gönül ele getir
Yüz KABEden yiğrektir, bir gönül ziyareti
*** ***
Uslu değil delidir Halka Salusluk satan
Nefsin müslüman etsin var ise kerameti
Yunus imdi sen dahi, gerçeklerden olagör
Gerçek erenler imiş, cümlenin ziyareti
*** ***
Kadd : Boy,pos
Kamet : Boy
Dürüs : Toplayıp biraraya getirme
Yiğrek : Daha iyi
Salusluk: Hilekarlık
Keramet : Olağanüstü işler, haller

 



BU BİR ACAİB HALDİR

Bu bir acaip haldir bu hale kimse ermez
Alimle davi kılar, Veli değme göz görmez
İlm ile hikmet ile, kimse ermez bu sırra
Bu bir acaib sırdır, ilme kitaba sığmaz
*** ***
Alem ilmi okuyan, dört mezhep sırrın duyan
Aciz kaldı bu yolda, bu aşka el uramaz
Yunus canını terk et, bildiklerini terk et
Fena olmayan suret, şahına vasıl olmaz
*** ***
Davi : Savunulan sey
Veli : Amma lakin
Fena : Benliği terkedip yokluk halinde olma


AŞK MAKAMI

Aşk makamı al˜ ır, aşk kadim ezelidir
Aşk sözünü söyleyen, cümle kudret dilidir
Diyen o, işiten o, gösteren o
Her sözü söyleyen o, suret can menzilidir
*** ***
Suret söz kanda buldu, söz sahibi kaçan oldu
Surete kendi geldi, dil hikmetin yoludur
Bu bizim işretimiz, oldur bu lezzetimiz
İçip esridiğimiz, aşk şerbeti gölüdür
Yunus sözünde yalan, görmedi mumin olan
Ömrün zülmete salan, marifet yoksuludur
*** ***
Ali : Yüksek,yüce
Menzil : Ulaşılacak yer
İşret : Eğlence
Eşrimek: Sarhoş olmak
Zülmet : Karanlık
Marifet: Tasavvufta üstün bir makam


HAK BİR GÖNÜL VERDİ

Hak bir gönül verdi bana, ha demeden hayran olur
Bir dem gelir şadan olur, bir dem gelir giryan olur
Bir dem gelir söyleyemez, bir sözü şerh eyleyemez
Bir dem cehalette kalır, nesne bilmez nadan olur
*** ***
Bir dem dev olur ya peri, viraneler olur yeri
Bir dem uçar BELKIS ile sultan-ı ins u can olur
Bir dem varır mescitlere, yüz sürer anda yerlere
Bir dem varır deyre girer, incil okur ruhban olur
*** ***
Bir dem gelir İSA gibi ölmüşleri diri kılar
Bir dem girer kibr evine, Firavn ile Haman olur
Bir dem döner CEBRAİLE rahmet saçar her mahfile
Bir dem gelir gümrah olur, miskin Yunus hayran olur
*** ***
Hayran : Şaşkın
Şadan : Sevinçli
Giryan : Ağlayan
Beşaret: Mujdelenmek
Şerh : Açıklama
Nadan : Cahil
Deyr : Kilise
Ruhban : Rahip
Mahfil : Toplantı yeri
Gümrah : Sapmış


AŞKIN ALDIN BENDEN BENİ

Aşkın aldı benden beni, bana seni gerek seni
Ben yanarım dün ü günü, bana seni gerek seni
Ne varlığa sevinirim, ne yokluğa yerinirim
Aşkın ile avunurum bana seni gerek seni
*** ***
Aşkın aşıklar öldürür,Aşk denizine daldırır
Tecelli ile doldurur,bana seni gerek seni
Aşkın şarabından içem,Mecnun olup yola düşem
Sensin dün ü gün endişem, Bana seni gerek seni
*** ***
Sufilere sohbet gerek, Ahilere ahret gerek
Mecnunlara Leyla gerek, bana seni gerek seni
Eğer beni öldüreler, külüm göğe savuralar
Toprağım anda çağırır, bana seni gerek seni
*** ***
Cennet dedikleri ne ki, bir kaç köşkle birkaç huri
İsteyene ver onları, bana seni gerek seni
Yunus-durur benim adım, gün geçtikce artar ödüm
İki cihanda maksudum, bana seni gerek seni
*** ***
Tecelli: Allah eserlerinin mevcut olanda görünmesi
Sufi : Derviş
Maksud : Amaç


BİR KEZ GÖNÜL YIKTIN İSE

Bir kez gönül yıktın ise
Bu kıldığın namaz değil
Yetmişiki millet dahi
Elin yüzün yumaz değil
*** ***
Yol odur ki, doğru vara
Göz odur ki, Hakkı göre
Er odur ki alçak dura
Yüceden bakan göz değil

İLİM İLİM BİLMEKTİR

İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsin, ya nice okumaktır
Okumaktan mani ne, kişi Hakkı bilmektir
Çün okudun bilemedin, ha bir kuru emektir
*** ***
Okudum bildim deme, çok taat kıldım deme
Eri hak bilmez isen, abes yere yelmektir
Dört kitabın manisi, bellidir bir elif te
Sen elif dersin hoca, manisi ne demektir
*** ***
Yunus der ki Ey hoca
Gerekse var bin Hacca
Hepisinden iyice
Bir gönüle girmektir
*** ***
Taat : İbadet
Abes : Boş yere, boşuna
Yelmek : Ardından gitmek
Manisi : Anlamı

EY BENİ AYIPLAYAN

Ey beni ayıplayan, gel beni aşktan kurtar
Elinden gelmez ise, söyleme fasid haber
Hiç kimsene kendinden, halden hale gelmedi
Cümlemizin halini, maşuk eder mukarrer
*** ***
Aşıkların her hali, Maşuk katında biter
Sözün var ona söyle, benim elimde ne var
Her kim aşk kadehinden,içti ise bir cura
Ona ne yad ne biliş, ona nesrik ne humar
*** ***
Dost yüzünden nikabı, her kim giderdi ise
Hicap kalmadı ona, ayruk ne hayr u ne şer
Şeriat edebinden korkaram söylemeye
Yokise eydeyidim daha ayrıksı haber
Dost kılıçından Yunus ölürse gam değil
Dost göğünden uyanan, Maşuk burcundan doğar
*** ***
Fasid : Bozucu, fesat
Mukarrer : Kararlaştırılmış
Cur'a : Yudum
Yad : Yabancı
Biliş : Tanıdık
Humar : İçkinin verdiği başağrısı
Nesrik : Sarhoş
Ayrıksı : Aykırı
Nikap : Perde, yüz örtüsü


HABER EYLEN AŞIKLARA

Haber eylen aşıklara, Aşka gönül veren benem
Aşk bahrisi oluban denizlere dalan benem
Gördüm göğün meleklerin, her biri bir işteymis
Hak Calabın zikrin eden İNCİL benem KURAN benem
*** ***
Gördüm diyen değil, gören
Bildim diyen değil, bilen
Bilen O'dur, gösteren O,
Aşka esir olan benem
*** ***
Deli oldum adım Yunus
Aşk oldu bana kılavuz
Hazrete değin yalınız
Yüz sürüyü varan benem

BU ZAMANDA MÜSLÜMANLAR

Müslümanlar zamane yatlı oldu
Helal yenmez, haram kıymetli oldu
Fakirler miskinlikten çekti elin
Gönüller yıkıben heybetli oldu
*** ***
Peygamber yerine geçen hocalar
Bu halkın başına zahmetli oldu
Yunus gel aşık isen tevbe eyle
Nasuh'a tevbe ucu kutlu oldu
*** ***
Nasuh tevbesi : Bir daha bozmamak üzere edilen tevbe  

AŞIKLAR ÖLMEZ

Ya rab bu ne derttir derman bulunmaz
Benim garip gönlüm aşktan usanmaz
Aşık ki cana kaldı aşık olmaz
Canın terketmeyen, ma'şukun bulmaz
*** ***
Aşk pazarıdır bu canlar satılır
Satarım canımı kimseler almaz
Aşık, bir kişidir, Bu dünya malın
Ahiret korkusun bir pula saymaz
*** ***
Bu dünya ol ahiretten içeri
Aşıkın yeri var kimseler bilmez
Yunus öldü diye sela verirler
Ölen hayvan imiş, AŞIKLAR ÖLMEZ
*** ***

GÖNÜL CALABIN TAHTI

Miskinlikte buldular, kimde erlik var ise
Merdivenden ittiler, yüksekten bakar ise
Gönül yüksekte gezer, dem-be-dem yoldan azar
Dış yüzüne o sızar içinde ne var ise
*** ***
Ak sakallı pir hoca, bilemez hali nice
Emek vermesin hacca, bir gönül yıkar ise
Sağır işitmez sözü, gece sanar gündüzü
Kördür münkirin gözü, alem münevver ise
*** ***
Gönül Calabın tahtı, CALAP gönüle baktı
İki cihan bedbahtı, kim gönül yıkar ise
Sen sana ne sanırsan ayrugada onu san
Dört kitabın manası budur eğer var ise
*** ***
Bildik gelenler geçmiş, konanlar geri göçmüş
Aşk şarabından içmiş, kim mana duyar ise
Yunus yoldan azuban, yüksek yerde durmasın
Sinle sırat görmeye, sevdiği didar ise
*** ***
Dem-be-dem : Zaman zaman
Münevver : Bilgili, aydın
Calap : ALLAH
Pir koca : İhtiyar
Bedbaht : Talihsiz
Sin : Mezar
Sırat : Cennet yolu
Didar : Allaha kavusma, hakkın yüzü

KİME GÖNÜL VERİR İSEM

Kime gönül verir isem, benim ile yar olmadı
Halim bilip derdim sorup bana vefadar olmadı
Haktan meğer takdir idi, Aşık oldu gönlüm sana
Hiç kimseler bencileyin, aşka giriftar olmadı
*** ***
İbrahime Nemrud odunu, aşktır gülistan eden
Aşktan nazar ericeğiz, gülzar oldu nar olmadı
Aşkta kahırlar çok olur, Aşıklara gayret gerek
Yunus aşık oldun ise, aşıklarda ar olmadı
*** ***
Giriftar : Tutkun olmak, tutulmak
Gülistan,gülzar : Gül bahcesi
Nar : Ateş
Ar : Utanma

 


AŞK VER BANA

İlahi bir aşk ver bana, kandalığım bilmeyeyim
Yavı kılayım ben beni, isteyiben bulmayayım
Al gider benden benliği, doldur içime şenliği
Diriliğimde öldür beni, varıp orda ölmeyeyim
*** ***
Bülbül olup öteyim, dost bahçesinde yatayım
Gül oluben açılayım, ayruk dahi solmayayım
Aşkdır derdin dermanı, aşk yoluna koydum canı
Yunus Emre eydur bunu, bir dem aşksız olmayayım.
*** ***
Kanda : Nerede
Yavı kılmak: Kaybetmek
Ayruk : Artık, baska
Eydur : Söylemek
Dem : An,vakit

AŞK

işitin ey yarenler, kıymetli nesnedir aşk
Sultanları kul eyler, hikmetli nesnedir aşk
Akilleri şaşırır deryalara düşürür
Kayaları söyletir, kuvvetli nesnedir aşk
*** ***
Aşksızlara verme öğüt, öğüdünden ala değil
Aşksız adem hayvan olur, hayvan öğüt bilir değil

SUFİYİM HALK iÇiNDE

Sufiyim halk içinde, tesbih elimden gitmez
Dilim marifet söyler gönlüm hiç kabul etmez
Söylerim marifeti, saluslanırım katı
Miskinliğe dönmeye gönlümden kibir gitmez
*** ***
Görenler elim öper, tac u hırkaya bakar
Söyle sanırlar beni, zerrece günah etmez
Dışımda ibadetim sohbetim hoş taatım
İç pazara gelince bin yıllık ayyar etmez
*** ***
Dışım derviş içim boş, dilim tatlı sözüm hoş
Amma ettiğim işi dinin değişen etmez
Yunus eksikliğini Allah'ına arz eyle
Onun keremi çoktur sen ettiğin o etmez
*** ***
Saluslanmak : Hilekarlık, düzenbazlık.

DERVİŞLİK DEDİKLERİ

Dervişlik dedikleri hırka ile tac degil
Gönlün derviş eyleyen hırkaya muhtaç değil
Durmuş marifet söyler, erene Yunus Emrem
Yol eriyle yoldadır, yolsuza yoldaş değil

HİC BİR KİŞİ BİLMEZ BİZİ

Hiç bir kişi bilmez bizi, biz ne işin içindeyiz
Ne hırsımız baydır bizim, ne nefsimiz içindeyiz
Bir kimsenin devletine, ta'nediben biz gülmeyiz
Ne munkiriz alimlere, ne tersanın Hacındayız
Yunus eydur hey sultanım, özge şahım vardır benim
Ko dünya altın gümüşün, ne bakır-u tacındayız
*** ***
Bay : Zengin
Ta'netmek : Yermek, kınamak
Özge : Başka
Tersa: Hıristiyan
Munkir : İnkar eden

ERENLER YOLU

Canım erenler yolu inceden ince imiş
Süleymana yol kesen şol bir karınca imiş
Eydürler idi bana aşık avare olur,
Geldi başıma gördüm, ol söz yerince imiş
*** ***
Dört kitabın manisin okudum hasıl ettim
Aşka gelicek gördüm, bir uzun hece imiş
İki kişi söyleşir Yunus'u görsem diye
Biri eydur ben gördüm bir AŞIK koca imiş

AB-I HAYAT

Ab-I hayatın çeşmesi aşıkların visalidir
Sohbeti aşk ile eder, susamışları yakmaya
Aşk mı derim ben ona Tanrının uçmağın seve
Uçmak hod bir tuzaktır eblehler canın tutmağa
*** ***
Aşık olan miskin olur
Hak yoluna teslim olur
Her ne dersen boyun tutar
Çare yok gönül yıkmaya
*** ***
Ab-ı hayat : Ölümsüzlük suyu. Ledun ilmi, Hakka kavuşma.
Visal : Kavuşma
Uçmak : Cennet
Hod : Kendi.
Ebleh : Budala
Miskin: Benliği terketmiş
Boyun tutmak: Teslim olmak

İŞİTİN EY YARENLER

İşitin ey yarenler
Aşk bir güneşe benzer
Aşk olmayan gönül
Misal-i taşa benzer
*** ***
Taş gönülde ne biter
Dilinde agu tüter
Nice yumusak söylese
Sözü savaşa benzer
*** ***
Geç Yunus endişeden
Gerekse bu bişeden
Ere aşk gerek evvel
Ondan dervişe benzer
*** ***
Yaren : Dost
Agu : Zehir
Bişe : Orman

SENSİN KERİM

Sensin kerim sensin rahim, Allah sana sundum elim
Senden artuk yoktur emim, Allah sana sundum elim
Ecel geldi vade erdi, Bu ömrüm kadehi doldu
Kimdir ki içmeden kaldı, Allah sana sundum elim
*** ***
Gözlerim göğe süzüldü, canım göğüsten üzüldü
Dilim tetiği bozuldu, Allah sana sundum elim
Geldim salacam sarılır, Dört yana sela verilir
El namazıma derilir, Allah sana sundum elim
*** ***
Cun cenazeden şeştiler, üstüme toprak saçtılar
Hep koyubeni kaçtılar, Allah sana sundum elim
Yunus tap uzattın sözü, Allah'ına tutgil yüzü
Didardan ayırma bizi, Allah sana sundum elim
*** ***
Emim : İlacım
Salaca: Tabut taşıyan tahta
Sela : Ölüm haberinin duyurulması
Şeşmek: Çıkarmak
Tap : Yeter, kafi
Didar : Allahın cemali, yüzü

ÇAĞIRAYIM MEVLAM SENİ

Dağlar ile taşlar ile çağırayım mevlam seni
Seherlerde kuşlar ile çağırayım mevlam seni
Sular dibinde mahi ile, sahralarda ahu ile
Abdal olup ya hu diye çağırayım mevlam seni
*** ***
Gökyüzünde İSA ile Tur dağında MUSA ile
Elindeki asa ile çağırayım mevlam seni
Derdi okus EYYÜP ile, gözü yaşlı YAKUP ile
Ol MUHAMMED mahbub ile çağırayım mevlam seni
*** ***
Hamd u şükrullah ile, vasf-ı kulhuvallah ile
Daim zikrullah ile çağırayım mevlam seni
Yunus okur diller ile, ol kumru bülbüller ile
Hakkı seven kullar ile çağırayım mevlam seni
*** ***
Mahi : Balık
Ahu : Ceylan
Abdal : Derviş
ya hu : Allah
Okus : Çok
Mahbub: Sevgili

DERTLİ DOLAP

Dolap niçin inilersin, Derdim vardır inilerim
Ben Mevlaya Aşık oldum, Onun için inilerim
Benim adım dertli dolap, suyum akar yalap yalap
Böyle emreyledi CALAP, Derdim vardır inilerim
*** ***
Beni bir dağda buldular, Kolum kanadım kırdılar
Dolaba layık gördüler, derdim vardır inilerim
Ben bir dağın ağacıyım, Ne tatlıyım ne Acıyım
Ben Mevlaya duacıyım, Derdim vardır inilerim
*** ***
Şol dülgerler beni yondu, her azam yerine kondu
Bu iniltim Haktan geldi, Derdim vardır inilerim
Yunus burda gelen gülmez, Kişi muradına ermez
Bu fanide kimse kalmaz, Derdim vardır inilerim.
*** ***
CALAP : Allah

LA ŞERiKE OKURSUN

La şerike okursun, sonra şerik katarsın
Bire iki demegil, fitne kimden tutarsın
Cun KURAN gökten indi, Onu Allah buyurdu
Ondan haber ver bana, ha kitaptan ötersin
*** ***
İlim okumaktan gerek kendözünü bilmektir
Kendözünü bilmezsen bir hayvandan betersin
Kılarsın riya namaz, günahın çok hayrın az
Dinle neye varır söz, Cehennemde bitersin
*** ***
Halka fetva verirsin, Ne için sen tutmazsın
İhlas ile gelirsen bizden nesne utarsın
Sen fakihsin ben fakir, sana hiç tan'umuz yok
İlmin var amelin yok, günahlara batarsın
*** ***
Utarsın : Kazanırsın
Tan : Kınama


CANIM KURBAN OLSUN

Canım kurban olsun senin yoluna
Adı güzel kendi güzel Muhammed
Şefaat eyle bu kemter kuluna
Adı güzel kendi güzel Muhammed
*** ***
Mu'min olanların çoktur cefası
Ahirette olur zevk u sefası
Onsekiz bir alemin Mustafa'sı
Adı güzel kendi güzel Muhammed
*** ***
Yedi gökleri seyran eyleyen
Kürsi'nin üstünde cevlan eyleyen
Mi'racda ümmetini dileyen
Adı güzel kendi güzel Muhammed
*** ***
Dört caryar anun gökçek yaridur
Anı seven günahlardan beridur
On sekiz bin alemin sultanıdur
Adı güzel kendi güzel Muhammed
*** ***
Aşık Yunus nider dünyayı sensiz
Sen hak Peygambersin şeksiz şüphesiz
Sana uymayanlar gider imansız
Adı güzel kendi güzel Muhammed
*** ***
Kemter : Değersiz
Cevlan : Dolaşma
Şek : Şüphe
Şefaat : Bağışlanmasını dileme

CANLAR CANINI BULDUM

Canlar canını buldum bu canım yağma olsun
Assı ziyandan geçtim dükkanım yağma olsun
Ben benliğimden geçtim gözüm hicabın açtım
Dost vaslına eriştim gumanım yağma olsun
*** ***
Benden benliğim gitti hep mülkümü dost yuttu
La-mekana kavm oldum mekanım yağma olsun
Taalluktan üzüştüm ol dosttan yana uçtum
Aşk divanına düştüm divanım yağma olsun
*** ***
İkilikten usandım birlik hanına kandım
Derd-i şarabın içtim dermanım yağma olsun
Varlık cun sefer kıldı dost andan bize geldi
Viran gönül nur doldu cihanım yağma olsun
*** ***
Geçtim bitmez sağınçtan usandim yaz u kıştan
Bostanlar başın buldum bostanım yağma olsun
Yunus ne hoş demişsin bal u şeker yemişsin
Ballar balını buldum kovanım yağma olsun
*** ***
Assı : Kar, kazanç
Hicab : Perde, örtü, utanç
Vasl : Kavuşma
Guman : Şüphe
La-mekan : Mekansız
Kavm : Kavim, yaşanılan yer, topluluk
Taalluk : Alaka, ilgi
Üzüşmek : Kesilmek, koparılmak
Sağınç : Emel, istek

DERVİŞLİK DER Kİ BANA

Dervişlik der ki bana sen derviş olamazsın
Gel ne diyeyim sana sen derviş olamazsın
Derviş bağrı taş gerek gözü dolu yaş gerek
Koyundan yavaş gerek sen derviş olamazsın
*** ***
Döğene elsiz gerek söğene dilsiz gerek
Derviş gönülsüz gerek sen derviş olamazsın
Dilin ile şakırsın çok maniler dokursun
Vara yoğa kakırsın sen derviş olamazsın
*** ***
Kakımak varmışsa ger Muhammed de kakırdı
Bu kakımak sende var sen derviş olamazsın
Doğruya varmayınca Murşide ermeyince
Hak nasib etmeyince sen derviş olamazsın
*** ***
Derviş Yunus gel imdi ummanlara dal imdi
Ummana dalmayınca sen derviş olamazsın
*** ***
Kakımak : Kızmak, öfkelenmek
Umman : Büyük deniz, okyanus

TAŞTIN YİNE DELİ GÖNÜL

Taştın yine deli gönül sular gibi çağlar mısın
Aktın yine kanlı yaşım yollarımı bağlar mısın
Nidem elim ermez yare bulunmaz derdime çare
Oldum ilimden avare beni bunda eğler misin
*** ***
Yavı kıldım ben yoldası onulmaz bağrımın başı
Gözlerimin kanlı yaşı ırmak olup çağlar mısın
Ben toprak oldum yoluna sen aşırı gözetirsin
Şu karşıma göğüs geren taş bağırlı dağlar mısın
*** ***
Harami gibi yoluma arkuri inen karlı dağ
Ben yarimden ayrı düştüm sen yolumu bağlar mısın
Karlı dağların başında salkım salkım olan bulut
Saçın çözüp benim için yaşın yaşın ağlar mısın
*** ***
Esridi Yunusun canı yoldayım illerim kanı
Yunus düşte gördü seni sayru mısın sağlar mısın
*** ***
Yavı kılmak : Kaybetmek
Yaşın yaşın : Gözyaşları döke döke
Sayru, sayrı : Hasta

ŞÖYLE GARiP BENCiLEYiN

Acep şu yerde varmola şöyle garip bencileyin
Bağrı baslı gözü yaşlı şöyle garip bencileyin
Gezerim rum ile şamı, yukarı illeri kamu
Çok istedim bulamadım, şöyle garip bencileyin
*** ***
Söyler dilim ağlar gözüm, gariplere göynür özüm
Meğerki gökte yıldızım, şöyle garip bencileyin
Nice bu dert ile yanam, ecel ere bir gün ölem
Meğer ki sinim de bulam, şöyle garip bencileyin
*** ***
Bir garip olmuş diyeler, üç günden sonra duyalar
Soğuk su ile yuyalar, şöyle garip bencileyin
Hey Emrem Yunus biçare, bulunmaz derdine çare
Var imdi gez şardan şare, şöyle garip bencileyin
*** ***
Bencileyin : Benim gibi
Bağrı başlı : Gönlü yaralı
Göynümek : İçten yanmak
Sin : Mezar
Şar : Şehir

SELAM OLSUN

Azrail alır canımız, kurur damarda kanımız
Yuyıcağız kefenimiz, saranlara selam olsun
Gider olduk dostumuza, eremedik kastımıza
Namaz için üstümüze, duranlara selam olsun
*** ***
Sözdür söylenir araya, kimse değmez bu yaraya
İltup bizi makbereye, koyanlara selam olsun
AŞIK oldur HAKKI seve, HAK derdine kıla deva
Bizim için hayır dua edenlere selam olsun
*** ***
Aşık Yunus söyler sözü, Kan yaş ile doldu gözü
Bilmeyenler bilsin bizi, Bilenlere selam olsun
*** ***
Makbere : Kabir
İltmek : İletmek, götürmek

DERViŞLiK YOLU

Bu dervişlik yoluna, aşk ile gelen gelsin
Ya dervişlik neydiğin, bir zerre duyan gelsin
Hele biz iş bu yola, gelmedik riya ile
Bu melametlik donun, bizimle giyen gelsin
*** ***
Gözüyle gördüğünü, örte eteği ile
Bu yol çok ince yoldur, yüreği duyan gelsin
Her kim sever Allahı, rahmet kılar vallahi
Dil sevgisiyle olmaz, Aşk ile yanan gelsin
*** ***
İşbu sözü diyenden, bize nişan gerektir
Sözün kısası budur, canına kıyan gelsin
Yunus söz ile kimse, kabliyete geçmedi
Bud u vücud dermiyan ortaya koyan gelsin
*** ***
Melamet : Kınanma
Kabliyet : Öne geçmek
Bud u vücud dermiyan : Varlığını vücudunu aradan çıkaran

ŞOL CENNETİN IRMAKLARI

Şol cennetin ırmakları akar Allah deyu deyu
Çıkmış islam bülbülleri öter Allah deyu deyu
Salınır tuba dalları, Kuran okur hem dilleri
Cennet bağının gülleri, kokar Allah deyu deyu
*** ***
Kimi yiyip kimi içer, hep melekler rahmet saçar
İdris nebi hulle biçer, biçer Allah deyu deyu
Altındandır direkleri, Gümüştendir yaprakları
Uzandıkca dudakları, biter Allah deyu deyu
*** ***
Aydan arıdır yüzleri, misk-i amberdir sözleri
Cennette Huri kızları, gezer Allah deyu deyu
Hakka aşık olan kişi, akar gözlerinin yaşı
Pür nur olur içi dışı, söyler Allah deyu deyu
*** ***
Ne dilersen Haktan dile, Kılavuzla gir bu yola
Bülbül aşık olmuş güle, öter Allah deyu deyu
Açıldı gökler kapısı, rahmetle doldu hepisi
Sekiz cennetin kapısı, açar Allah deyu deyu
*** ***
Rıdvan-durur kapı açan, idris-durur hulle biçen
Kevser şarabını içen, kanar Allah deyu deyu
Miskin Yunus var yarına, koma bugünü yarına
Yarın Hakkın divanına, varam Allah deyu deyu
*** ***
Tuba : Cennet Ağacı
Hulle : Elbise
Nebi : Peygamber
Rıdvan : Cennet, Cennet meleği

ELHAMDULİLLAH

Haktan gelen şerbeti içtik elhamdulillah
Şol kudret denizini geçtik elhamdulillah
Şol karşıki dağları, meşeleri bağları
Sağlık safalık ile aştık elhamdulillah
*** ***
Kuru idik yaş olduk, kanatlandık kuş olduk
Birbirmize eş olduk, uçtuk elhamdulillah
Vardığımız illere şol safa gönüllere
Halka tapduk manisin saçtık elhamdulillah
*** ***
Beri gel barışalım, yad isen bilişelim
Atımız eğerlendi estik elhamdulillah
İndik Rum'u kışladık, çok hayır şer işledik
Uş bahar geldi geri göçtük elhamdulillah
*** ***
Dirildik pınar olduk, irkildik ırmak olduk
Artık denize dolduk, taştık elhamdulillah
Taptuğun tapusuna, kul olduk kapusuna
Yunus miskin çiğ idik, piştik elhamdulillah
*** ***

HAKKI BULDUM CAN İÇİNDE

Baştan ayağa değin, Haktır ki seni tutmuş
Haktan ayrı ne vardır, Kalma guman içinde
Bir isen birliğe gel, ikiyi bırak elden
Bütün mana bulasın, sıdk u iman içinde
*** ***
Girdim gönül şehrine, daldım onun bahrine
AŞK ile gider iken, iz buldum can içinde
Bu izimi izledim, sağım solum gözledim
Çok acaibler gördüm, yoktur cihan içinde
*** ***
Yunus senin sözlerin, manadır bilenlere
Söylenecek sözlerin devr-i zaman içinde
*** ***
Guman : Şüphe
Bahri : Deniz

CAN İÇİNDE CAN OL

Can olgil can içinde, kalma guman içinde
İstediğin bulasın, yakın zaman içinde
Rüku secde de kalma, Ameline dayanma
İlm u amel gark olur, naz u niyaz içinde
*** ***
İkiligi terketgil birlik makamın tutgil
Canlar canın bulasın, işbu dirlik içinde
Şeriat korucudur, hakikat ordusunda
Senin için korunur, hasıl ordu içinde
*** ***
Aynel-yakin görüptür, Yunus mecnun oluptur
Bir ile bir oluptur, Hakkel-yakin içinde
*** ***
Aynel-yakin : Hakka Aşık olanların ulaştığı mertebe
Hakkel-yakin : Aşkın artıp, HAK ile BiR olma, (ayrılığın kalkması)

BÜTÜN ALEM BiR İÇİNDE

Onsekizbin alemin cümlesi BiR içinde
Kimse yok BiR den ayruk, söylenir BiR içinde
Cümle BiR onu BiRler, cümle ona giderler
Cümle dil onu söyler, her BiR tebdil içinde
*** ***
Kim gördü onu ayan, ne nakşu ne hod nişan
Söz "len terani" dir, Musa'ya Tur içinde
Yunus sen ne dilersin, dostu görem der isen
Ayandır görenlere, ol gönüller içinde
*** ***
Tebdil : Değişik görünmek, değişik
ayruk : Başka
Len terani : Allahın, Musa Peygambere "Beni göremezsin" hitabı
Ayan : Açık, açıkca ortada

OL CALABIMIN AŞKI

Ol calabımın aşkı bağrımı baş eyledi
Aldı benim gönlümü, sırrımı faş eyledi
Hergiz gitmez gönülden hiç eksik olmaz dilden
Calab kendi nurunu gözüme tuş eyledi
*** ***
Can gözü onu gördü, dil ondan haber verdi
Can içinde oturdu, gönlümü arş eyledi
Bir kadeh sundu cana, can içti kana kana
Dolu geldi peymane, canı sarhoş eyledi
*** ***
Esruk oldu canımız, dur döker lisanımız
Ol calabımın aşkı, beni sarhoş eyledi
Yunus imdi avunur, dostu gördü sevinir
Erenler mahfilinde aşka cünbüş eyledi
*** ***
Faş : Gizliyi açıklama
Tuş etmek : Yönelmek, yöneltmek
Peymane : Büyük Kadeh
Mahfil : Meclis, toplantı yeri

SUN KADEHİ EY SAKi

Doldur bize sun kadehi, Aşk şarabından ey saki
Ol denizden içir bize, k'andan içer seyh u faki
Kim ki bir dem sohbet ola, mufti müderris mat ola
Bir ilahi devlet ola, ondan içen oldu baki
*** ***
Okudun yedi mushafı, ha taat gösterir safi
Çünki amel eylemedin, gerekse var yüzyıl oku
Bin kez hacca vardın ise, Bin kez gaza kıldın ise
Bir kez gönül kırdı, ise gerekse var yollar doku
*** ***
Gönül mü yeğ, Kabe mi yeğ, eyit bana aklı eren
Gönlü yeğ-durur zira kim gönüldedir dost durağı
Yunus işin budur, hemen tutgil gönüller eteğin
Dilersen baki olasın, gönüller oldu baki
*** ***
K'andan : ki ondan
faki : FIKIH alimi

 


YA MUHAMMED CANIM ARZULAR SENİ

Arayı arayı bulsam izini
İzinin tozuna sürsem yüzümü
Hak nasip eylese görsem yüzünü
Ya Muhammed canım arzular seni
*** ***
Bir mübarek sefer olsa da gitsem
Kabe yollarında kumlara batsam
Hub cemalin bir kez düşte seyretsem
Ya Muhammed canım arzular seni
*** ***
Yunus metheyledi seni dillerde
Sevilirsin bütün bu gönüllerde
Ağlayı ağlayı gürbet ellerde
Ya Muhammed canım arzular seni
*** ***

GELDi GEÇTi ÖMRÜM BENİM

Geldi geçti ömrüm benim, şol yel esip geçmiş gibi
Hele bana şöyle geldi, şol göz yumup açmış gibi
İşbu söze hak tanıktır, Bu can gövdeye konuktur
Bir gün ola çıka gide, kafesten kuş uçmuş gibi
*** ***
Bir hastaya vardın ise, bir içim su verdin ise
Yarın anda karşı gele, Hak şarabın içmiş gibi
Bir miskini gördün ise, bir eskice verdin ise,
Yarın anda karşı gele, Hak libasın biçmiş gibi
Yunus Emre bu dünyada iki kişi kalır derler
Meğer HIZIR, İLYAS ola, Ab-ı hayat içmiş gibi
*** ***

AŞIK - MAŞUK

Helal kıldı maşuka, Aşık kendi kanını
Maşuk nakşından okur, Aşk eri kuranını
Yardan ayrı olunca, asılıp ölmek yeğdir
Aşık kendi bırakır boynuna urganını
*** ***
Gitmez aşık gözünden, hergiz maşuk hayali
Nitekim ZELHA verir YUSUF un nişanını
Dirlik budur maşuka, Aşık yolunda öle
Sorarlar ise eydem aşıkın burhanını
*** ***
BELKIS ile SÜLEYMAN aşka düştü bir zaman
İsteyip bulmadılar bu derdin dermanını
Gökteki HARUT MARUT, Aşk için indi yere
Zühre yüzün görünce unuttu rahmanını
*** ***
FERHAD bu aşk yolunda başın külünge tuttu
HÜSREV ŞİRİN derdinden dosta verdi canını
LEYLA ile MECNUN işi aceb gelir bu halka
Abdurrezzak terketti aşk için imanını
Zamane vefaları cefa gelir Yunus'a
Bir doğru yar bulunca feda kılar canını
*** ***
Burhan : Delil
Güzaf : Bos laf
Külüng : Kazma

HER KANCARU DÖNER İSEM

Her kancaru döner isem aşk iledir işim benim
Öldür gönlümde teşvişim hem aşktır yoldaşım benim
Aşıklara göynür özüm onuncun faşolur razım
Göriceğiz aşıkları kaynar içim dışım benim
*** ***
Bu aşk bize rahmanidir hem canımızın canıdır
Onun icin şeytan ile her dem bu savaşım benim
Benim canım bir kuştur kim gövdem onun kafesidir
Dosttan haber geliceğiz birgün uçar kuşum benim
*** ***
Geldim dünyayı seyrettim ya bugün ya yarın gittim
Ben bunda eğlenemezem bunda bitmez işim benim
Yunus eydur ben aşıkam hem aşıkam hem sadıkam
Bu ayruk aşıklar gibi yoktur arayışım benim
*** ***
Kancaru : Nereye
Teşviş : Kargaşalık
Göynümek : Kendi kendine yanmak
Faşolmak : Açığa çıkmak, belli olmak,
Raz : Sır, gizli şey
Rahmanı : İlahi
Arayış : Sus, bezek

BEN BİR ACEB İLE GELDİM

Ben bir aceb ile geldim kimse halim bilmez benim
Ben söylerem ben dinlerem kimse dilim bilmez benim
Benim dilim kuş dilidir benim ilim dost ilidir
Ben bülbülem dost gülümdür bilin gülüm solmaz benim
*** ***
Ol dost bana gelsin demiş sundum kadeh alsın demiş
Aldım kadeh içtim şarab ayruk gönlüm ölmez benim
Ne Tür'üm var ne durağım hiç yerde yoktur kararım
Hakk'a münacaat etmeye belli yerim olmaz benim
*** ***
Sor durduğum yeri bana gelirsen gösteren sana
Bir zerrece Hak'tan ayrı gözüm nesne görmez benim
Tur dağında bir tecelli gör Musi'ye neler kıldı
Yunus eydur Hak katında sözüm geri kalmaz benim
*** ***
Tecelli : Görünmek
Ayruk : Ayrı, başka
Göğnü : Yanmak, yanık
Tap : Yeter, kafi
Zari kılmak : Ağlamak, inlemek
Dar : Ev, yurt, darağacı
Munkir : İnkar eden

TEHİ GÖRMEN SİZ BENİ

Tehi görmen siz beni dost yüzün görüp geldim
Baki devr-i rüzgigar dost ile sürüp geldim
Oldur söyleyen dilde varlık dostundur kulda
Varlığım hep ol ilde ben bunda garip geldim
*** ***
Bezirganam mataım çok dest-girim ustadım Hak
Ziyanım assıya cümle anda değişip geldim
Yer u gök yaratıldı aşk ile bünyad oldu
Toprağa nazar kıldı aksırdı durup geldim
*** ***
Gördüm yedi tamusun anda sekiz uçmağın
Korkudan günahımı anda sızdırıp geldim
İşi oldum kudretten bahanem bir avretten
İnayet oldu Hak'tan ölü dirgörüp geldim
*** ***
Adem olup durmadan nefsin boynun burmadan
Yanıldım buğday yedim uçmaktan sürülüp geldim
Musayla Tur'a çıktım binbir kelime dedim
Bu Hak bizi ne bilsin anda bilinip geldim
*** ***
Nuh oldum tufan için çok duruştum din için
Duymayanın tagadan suya boğdurup geldim
Yalan değildir sözüm bak yüzüme aç gözün
Dah'örtülmedi izim uş yoldan erip geldim
*** ***
Çerçiş oldum basıldım Mansur oldum asıldım
Hallac pamuğu gibi bunda atılıp geldim
Eyyüb oldum tenime cefa kıldım canıma
Çağırdım Sübhanıma kurtlar duruyup geldim
*** ***
Zekerya oldum kaçtım erdim ağaça geçtim
Kanım dört yana saçıp tepem deldirip geldim
Yalınız Sübhan idi peygamberler can idi
Yunus hod pinhan idi suret değişip geldim
Dirgörmek : Diriltmek
Taga : Taka, büyük kayık
Pinhan : Gizli
Dürümek : Bir araya getirmek

HER KAÇAN ANARSAM SENİ

Her kacan anarsam seni kararım kalmaz Allahım
Senden ayrı gözüm yaşın kimseler silmez Allahım
Sensin ismi baki olan sensin dillerde okunan
Sensin aşkına dokunan kendini bilmez Allahım
*** ***
Sen yarattın cism u cani sen yarattın bu cihanı
Mülk senindir kerem kkaıl kimsenin olmaz Allahım
Okunur dilde destanın açılır bag u bostanın
Sen baktığın gülistansın gülleri solmaz Allahım
*** ***
Aşk bahrna dalmayan canını feda kılmayan
Senin cemalin görmeyen meydana gelmez Allahım
Zor olur aşıkın işi durmaz akar gözün yaş
Senden ayrı düşen kişi didarın gö”rmez Alahım
*** ***
Aşık Yunus seni ister lütf eyle cemalin göster
Cemalin gören aşıklar ebedi ölmez Allahım
Kacan : Ne vakit ki
Kerem : Cömertlik
Cism u can: Beden ve Ruh
Kan : Maden Ocağı
Didar : Allahın cemali,yüz

BENİM CANIM UYANIKTIR

Benim canım uyanıktır dost yüzüne bakan benem
Hem
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı





19/1/2009 - YUNUS EMRE VE TASAVVUF

Kategori: dini
Yunus EMRE, İslam tarihinin  en büyük bilgelerinden olup yaşadığı ve yaşattığı inanç sistemi; Kuran'ın özüne ulaşarak, Tek olan gerçeğin (Allah) sırlarını keşfetme ilmi olan tasavvuf ve Vahdet-i Vücud tur.Bu inanç sisteminde tek varlık Allah'dır. Allah bütün bilinen ve bilinmeyen alemleri kapsamıştır, tektir, önsüz sonsuzdur, yaratıcıdır. Eşi, benzeri ve zıddı yoktur.Bilinen ve bilinmeyen tüm evren ve alemler onun zatından sıfatlarına tecellisidir.Alemlerdeki tüm oluşlar ise onun isimlerinin tecellisidir. Her bir hareket,iş,oluş(fiil) onun güzel isimlerinden birinin belirişidir.

Hak cihana doludur, kimseler Hakkı bilme
Baştan ayağa değin, Haktır ki seni tutmuş
Haktan ayrı ne vardır, Kalma guman içinde

Dolayısıyla evrende var saydığımız tüm varlıklar onun varlığının değişik suretlerde tecellileri olup kendi başlarına varlıkları yoktur. Bu çokluğu, ayrı ayrı varlıklar var zannetmenin sebebi ise beş duyudur. Beş duyunun tabiatında olan eksik, kısıtlı algılama kapasitesi, bizi yanıltır ve çoklukta yaşadığımızı var sandırır. Ayrı ayrıymış gibi algılanan bu nesnelerin, ve herşeyin kaynağı Allah'ın esmasının (isimlerinin) manalarıdır. Manaların yoğunlaşmasıyla bu "Efal Alemi" dediğimiz çokluk oluşmuştur. Bir adı da "Şehadet Alemi" olan, ayrı ayrı varlıkların var sanıldığı; gerçekte ise Allah isimlerinin manalarının müşahede edildiği  alemdeki çokluk Tek'in yansıması,belirişidir. Bu izaha tasavvufta Vahdet-i vücud (Varlıkların birliği,tekliği) denir.

Cenab-ı hak varlığını zuhura çıkarmadan evvel gizli bir varlıktı.Bilinmeyen bu varlığa, Gayb-ı Mutlak (Mutlak Görünmezlik),La taayyün (Belirmemişlik),Itlak (Serbestlik),Yalnız vücud, Ümmül Kitap (Kitabın Anası),Mutlak Beyan ve Lahut (Uluhiyet) Alemi de denir.

Çarh-ı felek yoğidi canlarımız var iken
Biz ol vaktin dost idik, Azrâil ağyar iken.

Çalap aşkı candaydı, bu bilişlik andaydı,
Âdem, Havva kandaydı, biz onunla yâr iken.

Ne gök varıdı ne yer, ne zeber vardı ne zir
Konşuyuduk cümlemiz, nûr dağın yaylar iken."

"Aklın ererse sor bana, ben evvelde kandayıdım
Dilerisen deyüverem, ezelî vatandayıdım.

Kâlû belâ söylenmeden, tertip-düzen eylenmeden
Hakk'dan ayrı değil idim, ol ulu dîvândayıdım."

"Bu cihana gelmeden sultan-ı cihandayıdım
Sözü gerçek, hükm-i revan ol hükm-i sultandayıdım."

                        ***

ADEM yaratılmadan can kalıba girmeden

Şeytan lanet olmadan arş idi seyran bana

Sonra Allah bilinmekliğini istemiş ve varlığını üç isimle belirlemiş taayyün ve tecelli ettirmiştir.

1.Ceberut (İlahi Kudret) Alemi: Birinci taayyün,Birinci tecelli,İlk cevher ve Hakikat-ı MUHAMMEDİYE olarak da bilinir.
2.Melekut (Melekler) Alemi: İkinci taayyün,İkinci Tecelli,Misal ve Hayal Alemi,Emir ve Tafsil Alemi,Sidre-i Münteha (Sınır Ağacı) ve BERZAH da denir.
3.Şehadet (Şahitlik) ve Mülk Alemi:Üçüncü taayyün,Nasut(İnsanlık),His ve Unsurlar Alemi,Yıldızlar,Felekler (Gökler),Mevalid (Doğumlar) ve Cisimler Alemi diye bilindiği gibi,Arş-ı Azam da bu makamdan sayılır.

Tüm bu oluşlar Kuran'ı Kerimde "Altı günde yaratıldı" ayetiyle beyan edilirken Altı günden maksadın mutasavvıflarca ,gün değil hal'e ait olduğu kabul edilir.Bu haller Allahın insanlara lutfettiği görünmeyen şeylerden altı sıfatıdır: Semi,Basar,İdrak,İrade,Kelam ve Tekvin(İşitme,Görme,Kavrama, İrade,Konuşma ve yaratma). Cenab-ı Hakkın Zatına ait bu sıfatların Ademin kutsal varlığında belirmesi,"İnsan benim sırrımdır" sözünün bir hükmüdür.Varlığın başlangıcı ve son sınırı ise Aşk'tır.O yuzdendir ki sayılan bu alemler Aşkın cezbesiyle pervane haldedir. Cenab-ı Hak varlığını,kudret eliyle zuhura getirmiş ve üç isimle taayyün,tecelli ve tenezzül etmiştir.Buna yaratış sanatı (Cenab-ı hakkın kuvvetinden,kudretine hükmederek cemalini ve celalini eserlerinde yani varlık yüzünde göstermesi), Belirme cilvesi (Aşık olması sonucunda batının zahire çıkıp,alemlerin nurlarının ve olayların bilinmesi) ve Birlik oyunu (Zatından sıfatına tecelli etmesi ile kendi varlığını kendinde zuhura getirip,birlik ve vahdetini ahadiyet(teklik) sırrına meylettirmesi) denir. Bunda zaman ve mekan kaydı yoktur.Ancak "An" vardır.Çünki mutlak zaman içersinde batın(gizli),zahire(görünen) cıkıp farkedildikten sonra,alemlerin nurları (ışıkları) ve ilahi olaylar bilinmiştir.Daha sonra şekil ve renkler görülüp,ayrı ayrı unsurları oluşturacak şekilde birleştiğinde isimler meydana çıkmıştır(Mülk mertebeleri ,Cisimler alemi).Ve böylece zahir alem belli olup mutlak varlık bilinmiştir.

Mani evine daldık, vücuda seyran kıldık
İki cihan seyrini, cümle vücudda bulduk
Yedi gök yedi yeri, dağları denizleri
Cenneti cehennemi, cümle vücudda bulduk

Cebnab
-ı Hakkın bu alemi yaratmaktan maksadı bilinmekliğini istemesidir. Ortaya çıkan
şeylerin belirişine sebebse Adem(İnsan) 'i dilemektir. Varlığa ilahi sıfatlar,sırrına ise Adem denir.
Adem-insan, mevcudattın bir özetidir

Tevrat ile incili, Furkan ile Zeburu
Bunlardan beyanı cümle vücudda bulduk
Yunusun sözleri hak, cümlemiz dedik saddak
Kanda istersen anda HAK, cümle vücudda bulduk 

 
Büyük mutasavvıflardan Sunullah Gaybi divanında geçen  Keşfül Gıta  kasidesinde ;

"Bir vücuttur cümle eşya, ayni eşyadır Huda,
Hep hüviyettir görünen, yok Huda’dan maada...
"
mısralarıyla ,Evvel ve ahirin izafiliğini, meydana gelen her şeyin ilahi tecelliden ibaret olduğunu anlattığı bu şiirde, Hüviyetin zuhurunu dile getirir ve Zâtına duyduğu aşkla güzelliğini seyretmek isteyen o Tek ve Mutlak olanın zuhura gelme muradıyla, gizli hazinesinin fetholup sırrın keşfedilir hale gelmesi için, Arşı, Kürsiyi, unsurları, nebat, ve hayvanı geçtikten sonra, en kemal haliyle kendini ancak insanda seyrettiğini anlatır.

Cisimler alemi dört ruhdan (aslında tek) oluşmuştur.1-İnsani Ruh,2-Hayvani Ruh,3-Nebati Ruh, 4-Madeni(Cemadi) Ruh. Bu alem cereyan ve deveran üzerine kurulmuştur.Deverandan cereyan,cereyandan ise hayat meydana gelmektedir. Bu bir kanundur.Böylece varlıkların her biri esmanın(isimlerin) mazharı olup,Külli iradenin hükmünü yerine getirmekte ve nefsine yani zannına göre Rabbini bilmektedir. Bu durumlar dunyada ilahi bir duzen,değişmez bir kuraldır.Allahın tezahürü böyle gerektirmekte olup,bütün varlıklar onun kader çizgisi içinde kulluk görevini yerine getirmekle yükümlüdür. Her bir birim varoluş gayesinin gereğini meydana getirmek üzere görevlendirilmiştir. Ve kişi ilm-i ilahide, şu anda hangi hareket üzere ise o biçimde programlanmış olarak vardır. ” Hz.Muhammed(s.a.v).Aslında varlıklar bir bütündür. Fakat parçaları ile karakter taşırlar.Bütün eşya ve varlıklar insanda biraraya gelir. Evrenin başlangıç ve bitiş noktası insandır. Sonsuz varlıkların ayetleri,secdegah ve kıblesi de her an için insandır. Kelime-i tevhid de bu durum bir sır olarak ifade edilmektedir.Cenab-ı Hak : La ilahe illallah diyerek varlığını ve birliğini ortaya koymuş Muhammedün Resulullah demekle de anlam ve maksadı açıklamıştır.Biraz daha açarsak; "La ilahe" demekle sıfatının belirişinden önceki varlığını gizli olan Rablığını açıklamış,"illallah" demekle de varlığı tecelli ettikten sonraki durumu yani yaratılmışlar alemini ifade edilmiştir. Burada eşyadaki varlığı ve ilahi sıfatları ispat edilmekte olup bu da aslının yansıması olan Ceberrut, Melekut ve Mülk alemleridir.Bu alemlerdeki beliriş fanidir fakat bunların aslı bakidir.Kısaca bilinmekliğine sebebtir.Aslında bütün bu bolümlemeler ve izahatlar anlatım içindir.Aslında ayrı gayrı yoktur. "Muhammedün Resulullah" ile de varlığına delil olarak bilinmesi ve tasdik edilmesini istemiştir.Hükmünün icrasının onunla olduğu anlatılmış oluyor.Bu da onun rahmet ve şefaat edici olduğunu müjdeleyerek sanatındaki hikmeti beyan etmiş oluyor.

Zatı ve şahsıyla tanıyamadığımız Allah'ı, tecellileriyle ve sıfatları ile tanırız. Allah'ın zatı sıfatlarla, sıfatlar da varlıklar, hareketler ve olaylarla perdelidir. Varlık perdesini aralayan bir kişi hareketleri, hareketler perdesini geçen sıfatların sırlarını, sıfatlar perdesini aralayan da zatın nurunu görür ve orada erir.

"Kim bildi efalini
 Ol bildi sıfatını

Anda gördü Zatını
Sen seni bil seni

Görünen sıfatındır
Anı gören Zatındır

Gayrı ne hacetindir
Sen seni bil sen seni " 
( Hacı Bayram-ı Veli)

Ayrı ayrı manalar izhar eden varlıkların kendilerine ait bir varlığı olmadığı, varlığın Allah'a ait olduğunu idrak Tevhid, bunu yaşam biçimine dönüştürmek ise Vahdet'tir.

İnsanı Allah'a karşı perdeleyen en büyük şey, onun kendi varlığıdır. Allah, apaçık olan bir gizli ve büsbütün gizli olan bir apaçıktır! Allah'ın zatı sıfatlarda, sıfatlar fiillerde, fiiller varlıklarda ve olaylarda ortaya çıkmaktadır. Allah bütün yarattıklarının her zerresinde her an hazır ve onları sürekli yönlendirmektedir. O "göklerin ve yerlerin nuru" (Kurân-ı Kerim 24/349) olarak her an her yerdedir. O, her an, her yerde tecelli etmektedir.  "O her an yeni bir şe'ndedir." (Kur'ân-ı Kerim 55/29). Her şey her an değişmektedir ve değişim onun kudreti ve iradesinin açılımıdır. Allah bütün evrende, bir taraftan her varlığın en küçük zerresinin içinde, bir taraftan bütün evrende en büyük olayların her anını idare eden bir mutlak varlık halinde bulunmaktadır. Allah ismiyle işaret olunan, sonsuz ve sınırsız bir varlıktır Orijin yapı... Mânâ, enerji ve madde platformlarında değişik isimler alır. Allah kavramı, mânânın bile özünde mütalaa edilmelidir. Bu idrâke, Kelime-i Tevhid ile ulaşılır ve Allah isminin mânâsı rastgele bir şekilde değil, Kur'an'da ifade edildiği gibi anlaşılmalıdır;

"Feeynema tuvellu fesemme vechullah" (Bakara/115) (Her ne yana dönerseniz Allah'ın Vech'i oradadır.) Allah'ın Vech'i yani yüzü, bildiğimiz şekil, suret anlamına gelmemektedir. Zahir göz ile bu yüzü tesbit etmek mümkün değildir. Zira, Allah'ın yüzü Vahid (tek) olan mânâdır. Mânâ ise, beş duyunun ötesinde, basiretle algılanabilir. Basir isminin mânâsı, bireyin kendi Vech'ini görebilmesine vesile olur.

"Hu vel Evvelu vel Ahiru ve'z- Zahiru vel Batın” (Hadid 3)

(Sonsuz bir öncelik ve sonsuz bir gelecek sahibidir, beş duyu ile tesbit edebildiğiniz veya edemediğiniz tüm varlık O'dur)

"Ve nahnu ekrabu ileyhi min habliveriyd"

(Biz O'na (insana) şah damarıdan daha yakınız) "Ve fiy enfisukim efela tubsirun"(Zariyat 21) (Nefislerinizde, hâlâ görmüyor musunuz!)

Allah isminin işaret ettiği mânânın en güzel tarifini, İhlas Suresi yapmaktadır; "De ki, O Allah Ahâd'dır. Allah Samed'dir. Lem yelid ve lem yuled'dir. Ve lem yekun lehu küfüven Ahad'dır." .Yani sonsuz, sınırsız, bölünmesi parçalanması, cüzlere ayrılması mümkün olmayan Tek.. Hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, ihtiyaçtan beridir. O, ancak Mahlûkatın ihtiyacını karşılar. Doğmamıştır, herhangi bir varlık O'nu doğurmamıştır. O da herhangi bir şeyi doğurmamıştır. Allah'ın benzeri ve misli yoktur, çünkü O; VAHİDÜ'L-AHAD olan varlıktır.

Gelelim Kelime-i Tevhid'in diğer yönlerine; Birinci mânâda "la ilahe" "tanrı yoktur ", ikinci mânâda ise, var olduğunu kabullendiğin varlıklar ancak Allah'ın vücuduyla kâimdir. Ayrı ayrı varlıklar görme. "Ayrı ayrı varlıklar yok, Allah var!.." demektir.

Onsekizbin alemin cümlesi BiR içinde

Kimse yok BiR den ayruk, söylenir BiR içinde

Cümle BiR onu BiRler, cümle ona giderler

Cümle dil onu söyler, her BiR tebdil içinde

            ***

 “Her nereye baksam Allahı görürüm”  Hz.Ali(r.a)  ,   “Görmediğim Allaha ibadet etmem  Hz.Ali(r.a)

 "..Ve iz kale rabbiküm lil melaiketi inniy cailun fil ard halife.." (Bakara 30) (Ben yeryüzünde bir halife meydana getireceğim). Halife olan varlık, vasfını ötede bir tanrıdan almamaktadır. Bu idrak, O'nun özünden gelmektedir. Esma-ül Hüsna'nın yoğunlaşması ve zuhura çıkması ile ‘Halife’ adını almıştır. Halifenin müstakil bir varlığı yoktur. Bundan ötürü, aslında mevcut olan tüm özellikler onda mevcuttur. Bu âyeti ve yapılan yorumları Et-Tin Suresindeki bir bölüm âyetle özdeşleştirebiliriz. Şöyle ki; "Lekad halaknel insane fiy ahseni takvim sümme redetnahü esfele safiliyn" (95/4-5) (Biz insanı en güzel biçimde yarattık, sonra onu aşağıların aşağısına indirdik). Esma'nın ilk zuhura çıkışı ile var olan; mükemmel şekilde yaratılan varlık, Ruhu Azam (Muhammedi cevher), diğer adıyla İnsan-ı Kâmil'dir.

Bizim bildiğimiz mânâda, bir suretle var olan ve ‘beşer’ ismini alan insan değildir. Öz Ruh'un, (İnsan-ı Kâmil'in) yoğunlaşmasıyla birimlilik âlemi ve insan meydana gelmiştir. Bilinen anlamdaki insanın, bu Ruhu tüm kemâlâtı ile algılaması, "Halife" adını almasına neden olmuştur.

Bayram özüni bildi
Bileni anda buldu

Bulan ol kendi oldu
Sen seni bil sen seni.
  (Hacı Bayram-ı Veli)

Niyazi Mısri:

Sağı solu gözler idim, DOST yüzün görsem deyu,
Ben taşrada arar idim, ol can içinde CAN imiş!..

Öyle sanırdım, ayrıyem; DOST ayrıdır, ben gayrıyem
Benden görüp işiteni, bildim ol canan imiş!..

derken, benzer ifadeler aşağıdaki satırlarda, Yunus Emre tarafından dile getirilmiştir.

"Her kancaru bakar isem O'ldur gözüme görünen “    ve  "Kancaru bakar isem onsuz yer görmezem."

"Cümle yerde Hakk hazır, göz gerektir göresi"

                        ***

"Ey dün ü gün Hakk isteyen, bilmez misin Hakk nerdedir?
Her nerdeysem orda hazır, nere bakarsam ordadır”.

***

"Hakk cihana doludur, kimseler Hakk'ı bilmez
Onu sen senden iste, o senden ayrı kalmaz."

***

"Çün ki gördüm ben Hakk'ımı, Hakk ile olmuşum biliş
Her kancaru baktım ise hep görünendir cümle Hakk”.

***

"Nereye bakarısam dopdolusun
Seni nere koyam benden içeri?"

***

Baştan ayağa değin, Haktır ki seni tutmuş

Haktan ayrı ne vardır, Kalma guman içinde

Konunun anlaşılması için bugünün bilimsel bulgu ve verilerinden de yararlanabiliriz.Şöyleki; Bugün, bilim çevrelerince, Evrenin yapısı ve bununla direkt bağlantılı olarak, Evreni algılayan yorumlayan insan beyninin işleyiş tarzı hakkında bir takım görüşler ortaya atılmaktadır. 1940'lı yıllarda fareler üzerinde bir takım deneyler yapıldı. Farelerin beyninin bir kısmı alındı ve göstereceği tavırlar izlendi. Sonuçta fare, kendisine öğretilen yolu, beyninin bir kısmı alınmadan önceki gibi bulabilmekteydi. Yine görme merkezinin yüzde 98'i alınmış bir kedi, görme fonksiyonunu eskisi gibi yerine getirebilmekteydi. Bu durum, bilimadamlarını şaşırttı. Nörofizikçi Karl Pribram, beynin holografik özellik gösterdiğini düşünerek, bu husustaki çalışmalarına ağırlık verdi. 1960'lı yıllarda hologram prensibi ile ilgili okuduğu bir yazı, kendisinin düşündükleriyle paraleldi. Pribram'a göre, beyin fonksiyonları holografik olarak çalışmaktaydı. Beyinde görüntü yoktu, peki o zaman neyin hologramı oluşmaktaydı. Gerçek olan neydi? Görünen dünya mı, beynin algıladığı dalgalar mı, yoksa bundan da öte bir şey mi? Bugünkü fizik anlayışımıza göre Evren, birbirini kesen pek çok elektromanyetik dalgalardan meydana gelmiştir. Bu tanıma göre, uzayda boşluk yoktur, her yer doluluktur. Ünlü fizikçi David Bohm, atomaltı parçacıklarla ilgili araştırmaları neticesinde Evren'in de dev bir hologram olduğu kanısına vardı. Bohm'un en önemli tesbitlerinden biri, günlük yaşantımızın gerçekte bir holografik görüntü olduğudur. Ona göre Evren, sonsuz ve sınırsız "TEK" bir holografik yapıdır ve parçalardan söz etmek anlamsızdır.

Bilim bu tesbitleri henüz yapmamış iken, Tasavvuf ehli kişilerin çok uzun yıllardan beri, dille getirdiklerini düşündüğümüzde, esasında çok farklı şeyler söylemediklerini görüyoruz. Üstelik, onlar bunu bir hal olarak yaşarlarken, bir kısmı yaşadıkları bu hakikatı dışarıya aksettirmemiş, bazıları ise, içinde bulundukları toplumun anlayış seviyesine uygun, bir tarzda açıklamaya çalışmıştır.

Bu bir acaip haldir bu hale kimse ermez

Alimle davi kılar, Veli değme göz görmez

İlm ile hikmet ile, kimse ermez bu sırra

Bu bir acaib sırdır, ilme kitaba sığmaz

 

Alem ilmi okuyan, dört mezhep sırrın duyan

Aciz kaldı bu yolda, bu aşka el uramaz

Yunus canını terk et, bildiklerini terk et

Fena olmayan suret, şahına vasıl olmaz

                             ***

Unuttum din diyanet, kaldı benden

Bu ne mezheptir, dinden içeri

Dinin terk edenin küfürdür işi

Bu ne küfürdür imandan içeri

Geçer iken Yunus şeş oldu dosta

Ki kaldı kapıda andan içeri

                             ***

Yunus bu cezbe sözlerin cahillere söylemegil

Bilmezmisin cahillerin nice geçer zamanesi

                             ***

Ey sözlerin aslın bilen, gel de bu söz kandan gelir

Söz aslını anlamayan, sanır bu söz benden gelir

Söz karadan aktan değil, yazıp okumaktan değil

Bu yürüyen halktan değil, halık avazından gelir

Şimdi biz bir takım bilimsel verilerin ışığı altında, onların bir zamanlar ne demek istediklerini daha iyi anlayabilmekteyiz. Hologram prensibi, tasavvufun anlatmak istediğinin, kısmen de olsa daha iyi anlaşılabilmesini sağlamıştır. Genel anlamda TÜM'ün sahip olduğu bütün özelliklerin boyutsal olarak her birimde nasıl mevcut olabildiğini açıklar. Bu ifade tarzının anlaşılması ile, bizden ayrı, ötelerde olduğu düşünülen Tanrı imajı yıkılarak, gerçek "Allah" kavramı ortaya çıkmaktadır. Bu noktada tasavvuf ile hologramın ne olduğu hakkında kısa bir bilgi verelim, sonra da birleştikleri noktaları tespit etmeye çalışalım.

Tasavvuf, tek bir varlığı ve bir hakikatı tüm boyutları ile inceleyen bir felsefedir diyebiliriz. Bu felsefenin temeli düşünceye dayanır, Düşünme neticesi tespit edilenler ise, bizzat yaşanır. Kur'an'ın ve hadislerin anlaşılabilmesi, tasavvuf erlerinin, verdikleri ipuçlarının çözülebilmesi, değerlendirilebilmesi için, bu felsefenin bilinmesi mutlak olarak zorunludur. Hologram ise, en kısa tanımıyla üç boyutlu görüntü kaydetme yöntemi'dir. Hologram tekniğinin en önemli özelliği, hologram plakasına cisimlerin görüntüsünün değil; o görüntünün elde edilmesi için gerekli bilgilerin kaydedilmesi, dolayısıyla hologram plakasının en küçük parçasının bile, Bütün'ün tüm bilgilerini içerebilecek kapasiteye sahip olmasıdır. Bu tekniği kısaca şu şekilde anlatabiliriz:

Bir lazer kaynağından gelen ışın, yarı geçirgen bir ayna tarafından ikiye ayrılır. Bu ışınlardan biri, hologram plakasına doğrudan ulaşır, öbürü ise görüntülenmek istenen cisme yöneltilir ve oradan yansıyarak hologram plakasına varır. Hologram plakasına doğrudan gelen lazer ışını ile cisimden yansıyarak gelen lazer ışını, bu plaka üzerinde bir girişim modeli oluşturur. Böylece cismin görüntüsü kaydedilmiş olur. Daha sonra, kayıt sırasında kullanılan frekansta ve aynı açıdan yeni bir lazer ışını ile hologram plakası aydınlatılacak olursa, görüntülenen cisim, üç boyutlu olarak odanın içinde canlanır. Plaka, kendisine gelen ışınları tıpkı görüntüsü saptanan cisim gibi yansıtacağı için, görüntü net ve eksiksiz olacaktır. Beyin hücreleri dediğimiz nöronlar da, tek tek birer mini hologram gibidirler ve gelen impalsları frekanslarına ayırarak algılarlar. Her bir hücrenin etkinliği, kendi içinde bir dalga boyu oluşturmaktadır. Bir sürü hücrenin dalga boylarının birbiriyle girişim yapmalarından oluşan holografik model, bizim beş duyuyla algıladığımız görüntüyü ortaya koymaktadır. İnsan beyni de pek çok mini hologramdan oluşmuş büyük bir hologram olarak düşünülebilir. Çünkü beyindeki her hücre, esasında her işlevi yapabilecek yetenek ve kabiliyette var olmuştur. Ancak, kozmik programlanmadan sonradır ki, hücreler özelleşerek kendilerine ait işlevleri meydana getirirler.

Bu açıklayıcı bilgilerden sonra, dini verilerin de ışığı altında beynin nasıl programlandığını düşünelim... Kişinin "Ayan-ı Sabite" denilen, sabitleşmiş ana programını oluşturan yüz yirminci gündeki kozmik ışınlar, meleki tesirler ile yedinci ve dokuzuncu aylarda ve nihayet doğum anında alınan tesirler ile beyin programlanmaktadır. Zaten insan, Allah isimlerinin manalarının bir terkip halinde oluşmasıyla meydana gelmiş bir birim. Ve bu kemalatın genetik verilerle insandan insana nakledilmiş olması dolayısıyla, bu doksan dokuz isim her insanda mevcut. (Bakara 30-31) Ayrıca İnsan, Zat, Sıfat, Esma ve Ef'al boyutlarını özünde bulunduran bir birim. Hologram prensibinin en önemli özelliği, her noktasının bütün cismin görüntüsünü verebilmesidir. Hologramın her noktasına cismin her tarafından ışın dalgaları gelmekte ve orada kaydedilmektedir. Bu nedenle, hologram plakası ne kadar koparılsa, kırılsa bile her parça bütünün bilgisini içinde taşımakta ve gerektiğinde bütünün tam görüntüsünü tek başına vermektedir.

Şimdi, bu verilerle şu sonuçlara ulaşabiliriz: Görüntülenmesi istenen cisimden yansıyarak gelen lazer ışınının hologram plakasına cismin görüntüsünü kaydetmesi gibi, insan beyinleri de, doğum öncesi ve doğum anında, kökeni meleklere dayanan burçlar olarak tabir ettiğimiz sayısız takım yıldızlardan gelen kozmik ışınlarla programlanmış oluyor. Nasıl benzer frekanstaki ışınları plakaya gönderdiğiniz zaman cisim üç boyutlu olarak ortaya çıkıyorsa, Burçlardan ve Güneş sistemindeki planetlerden gelen ışınlar da, o programlanmış olan insan beyinlerini etkilemekte ve kişilerden programları doğrultusunda çeşitli fiillerin, davranışların ve düşüncelerin ortaya çıkmasına neden olmaktadırlar.

Aslında plaka üzerinde görülen üç boyutlu cismin gerçekte bir varlığı yoktur, dalga boylarının oluşturduğu bir modeldir (ya da hayaldir) biz onu var gibi görmekteyiz. Bunun gibi, insan beyni de bu noktada tıpkı bir hologram gibi çalışmaktadır ve biz beş duyumuzun kapasitesi gereğince kendimizi bir birim gibi kabul edip, çevremizde gördüğümüz her şeyin de varolduğunu sanırız. Gerçekte, o hologram plakasındaki görüntünün bir gerçekliği olmadığı gibi, çevremizde görüp var kabul ettiğimiz bir takım şeylerin de bir varlığı yoktur. Fiil diye algılananlar tamamiyle manalardır. Tasavvuf erleri bu anlamda "eşyanın menşe-i"ni düşünmek tevhiddir demiştir. Her mana ise, belli frekanstaki bir dalga boyudur. Böylece beyin holografik olarak evreni algılamaktadır.

Buradan hareketle, makro plandaki Evren de tıpkı beyin hücreleri gibi, kökeni kuantsal enerjiden ibaret bir hologramik yapıdır. Mutlak manadaki Evreni bir an için, hologram plakası gibi düşünün. Sonsuz, sınırsız tek olan Allah, kendindeki manaları seyretmeyi dilemiş ve bu manaları çeşitli şekillerde terkiplendirerek sonsuz sayıda varlıkları meydana getirmiştir. Fakat bu varlıklar, o tek varlığın ilmiyle ve ilminde yoktan var ettiği ilmi suretlerdir. Bu yoktan var ettiği bütün birimler, O'nun ilmiyle, O'nun ilminden ve O'nun varlığından meydana gelmiş olması nedeniyle, o varlıklarda kendi varlığının dışında hiçbir şey mevcut değildir. Tasavvufi anlatımla da olsa evren tek bir ruhtan meydana gelmiştir ve evrende mevcut olan herşey hayatiyetini bu ruhtan alır. Ve bu ruh, aynı zamanda şuurlu bir yapı olması nedeniyle, ilme, iradeye ve kudrete sahiptir. İşte bu evrensel ilim, güç ve irade hologramik bir şekilde Evrenin her katmanındaki her birimin, her noktasında mevcuttur. Bu gerçeğe ermişlerin, "Zerre küllün aynasıdır" şeklinde anlatmaya çalıştığı konu, mutlak bir iradenin yanında bir de irade-i cüz'iyenin var oluşu şeklinde anlaşılmıştır.

Sizin vücudunuzun her zerresinde o kozmik güç, ilim ve irade aynı orijinal yapısıyla mevcut bulunmaktadır. Ve siz bir şeylerin olmasını istediğiniz zaman, ötelerdeki bir varlıktan talep etmiyorsunuz, kendi varlığınızdakinden, Öz'ünüzden istiyorsunuz. Yani Öz'ünüzde mevcut olan Allah ilmi, kendi dilemesiyle ve kendi kudretiyle isteğinizi açığa çıkarıyor. Holografik yapının önemli bir diğer özelliği ise, zaman ve mekan kavramları olmaksızın, geçmiş, şimdi ve gelecek diye bildiğimiz her şeyi yani tüm bilgileri bir arada bulundurmasıdır. Zaman, mekan, geçmiş, gelecek diye algılananların hepsinin algılayanın kapasitesinden kaynaklanan göreceli değerler olduğu, bir kez de hologram prensibi ile destek görmüştür. Tüm'ün bilgisi, her zerrede özü itibariyle mevcuttur ancak: zerrenin de o tüm bilgiyi değerlendirebilmesi, mevcut kapasiteyi kullanabildiği ya da açığa çıkartabildiği orandadır. Levh-i Mahfuz, "kesreti" yani çokluk kavramlarını meydana getiren Esma Terkiplerinin "kaza ve hüküm", bilgi ve bilinç boyutudur. Allah ilmindeki "hüküm ve takdirin" fiiller alemine yansımasıdır.

Bu platformda her şey bilgi olarak, tasarım olarak tüm varoluş gerekçesiyle mevcuttur. Burada zaman ve mekan kavramı olmaksızın ezelden ebede kadar her şey bilgi olarak mevcuttur. İşte bu Levh-i Mahfuz alemlerin aynasıdır ve evrenin geni hükmündedir. Evrende ve onun boyutsal tüm katmanlarında meydana gelmiş olan tüm varlıklar, Levh-i Mahfuz diye bilinen bir üst boyutun tafsiliyle meydana gelmişlerdir. Burada mevcut olan her birim, galaksiler, burçlar, güneşler, planetler ve dünya üzerindeki her şey varlığını Allah'ın varlığı ile vardır. Ve her biri kendi boyutunun algılayıcısına göre vardır. Gerçekte var olan, sadece ve sadece tek'tir, varlık Vahidül Ahad olan Allah'dır. Evrende mevcut olan bu mana suretlerinin hepsinin de tek'in tüm özelliklerini içermesi ve müstakil bir varlıklarının, mevcudiyetlerinin olmaması ve Allah her zerrede zatıyla, sıfatlarıyla ve esmasıyla mevcut olduğu içindir ki, evren de holografik özellik göstermektedir. Bunu tespit eden ermişler de "Alemlerin aslı hayaldir" diyerek bu gerçekliğe temas etmişlerdir. (Bu yazıda Hologram ile ilgili bilgiler, Michael Tablot’un Holografik Evren isimli kitabı ile Bilim ve Teknik dergisinden alınmıştır.)

Bu arada bir günlük gazetemizin yazarından (Türker Alkan)konuyla ilgili olduğu için alıntı yapmak istiyorum. " Kuantum fiziği atomaltı parçacıkların incelendiği bir alan. Son yıllarda bu alanda yapılan çalışmalar şaşırtıcı sonuçlar veriyor. Evrene bakışımızı kökünden değiştirecek önermelerle karşılaşıyoruz. Bildiğiniz gibi dört boyutlu bir dünyada yaşıyoruz. En, boy, yükseklik ve zaman. Olayın çarpıcı niteliğini göstermek için şöyle düşünebiliriz: Sadece iki boyutun bulunduğu ve zamanın olmadığı bir dünyada yaşayanlara üçüncü boyutu ve zamanı nasıl anlatabilirdik? İki boyutlu dünyanın insanları ne kadar 'Olmaz öyle şey' diyecekse şimdi biz de benzer bir şaşkınlık içindeyiz. Bitmedi. Kuantum fizikçilerine göre evrende 11 boyut varmış! Daha 'zaman' kavramının 'boyut' olarak ne anlama geldiğini kavrayamadan yeni boyutlarla nasıl baş edeceğiz, bilmiyorum.Kuantum fizikçilerine göre bir cisim aynı anda birden fazla yerde bulunabiliyor. Hayır, iki veya üç değil, tam 3 bin yerde bulunabiliyor! Evreni sağduyularımızla algılamanın getirdiği sınırlamaları düşünmemiz gerekiyor. Daha çarpıcı iddiaları var kuantumcuların. En şaşırtıcı önermelerden birisi, insan düşüncesiyle maddelerin etkilenebileceği, biçimlenebileceği önermesidir. Japonya'da yapılan bir araştırmada, iyi ya da kötü sözlere muhatap olan su moleküllerinin, söylenenlere paralel olarak, güzel veya çirkin biçimler aldığı görüldü. İnsanın düşüncesiyle evrenler yaratacağını, paralel evrenler olabileceğini ileri sürenler bile var. Teolojik bakımdan da önem taşıyan bir iddiaya göre ise tüm evren bir tek varlıktır! Tek bir zihindir. Bu görüşe göre 'başkasının zihnini okumak' anlamında 'telepati' yoktur. Çünkü insan zihni zaten ortaklaşa bir zihnin parçasıdır. Evrende olup bitenleri bilmektedir! İlginç buluşlardan birisi, bilim adamları tarafından gözlenen elektronların, gözlenmeyen elektronlardan farklı davrandıklarıdır. Elektronlar sanki gözlendiklerini biliyormuş gibi hareket ediyorlar! Bir atomaltı parçacığını ikiye ayırıp evrenin iki ucuna yerleştirsek, iddiaya göre, bu iki parçacık sanki ayrılmamışlar gibi, aynı hareketleri yapacaktır. Çünkü evreni oluşturan mesafe görünüşten ibarettir. Ve tabii zaman izafidir, zaman içinde seyahat mümkündür. Bunları söyleyenler rastgele kişiler olsa güler geçersiniz. Ama karşımızdakiler dünyanın en saygın bilim adamlarıdır. Kuantum fiziğinin düşündürdüğü birkaç nokta önemli. Birincisi, evrenin 'birliği' fikri ki bizi Doğu felsefesinin binlerce yıl önce söylediği düşüncelere geri götürmektedir. İkincisi, geleneksel 'materyalist' düşünceye karşı, 'idealizmin' destek bulduğu bir evreni betimlemektedir. Ki kimse fizikten böyle bir sonuç beklemezdi"

Aşk ile ister idik yine bulduk ol canı

Gömlek edinmiş giyer suret ile bu teni

                             **

Yunus imdi sen senden, ayrı değilsin candan

Sen sende bulmaz isen, nerde bulasın anı

 

Alemdeki varlıkların oluşumu her an devam etmektedir. Allah katında zamanın ve mekânın bir anlamı yoktur; Tek bir an vardır ve o an devr-i daim ederek, Allah'ın kudret ve iradesine göre şekillenmektedir. Başlangıç ve bitiş zamanı aynıdır. Oluşlar noktanın sürekli deveranıdır. Var oluş konusunda üç durum söz konusudur; Birincisi mutlak varlıktır. “Var olmak” kendisidir. Onun yüce zati sıfatıdır. İkincisi mutlak yokluktur. Sadece mutlak varlığın bilinmesi için mefhum olarak ortaya çıkarılmış durumdur. Yoktur. Üçüncüsü mümkünattır yani mevcudattır. Varlık verilenlerdir ki; var olabilirde, var olmayabilirde. Bu mevcudatın varlığı, kendinden menkul değil, varlığını verene aittir.Bu mevcudatın iki yönü söz konusudur. Birincisi varlıktan gelen ve ona ait olan varlık yönüdür. ikincisi ise varlığı kendinden olmamakla kendisine ait olan hiçlik - yokluk - çirkinlik - ayıp - terslik yönüdür. Bu mevcudatın benzeri, eşi, dengi veya zıddı olur. İlim şehrinin tanıtımı burdadır.Yokluğun ortaya çıkarılması, varlığın bilinmesi içindir. Çünkü bu boyutta (mevcudat içinde) her anlam karşıtı ile bilinir. Tasavvufta nokta, ahadiyete işaret eder. Vahidiyetin batını AHADİYET, zahiri RAHMANİYET'tirNe dün vardır ne de yarın! Evren her an oluş halindedir. "O her an yeni bir şe'ndedir" (Kur'ân-ı Kerim 55/29).

Varlıkların özünde Allah olunca, tabiatta iyi-kötü, hayır-şer olamayacağı gibi, ölüm diye bir şey de yoktur. Var olmak ve yok olmak aslında bir değişimdir. Varlık ve yokluk da bize göredir. Gerçek anlamda ölüm yoktur.

Koğıl ölüm endişesin, Aşıklar ölmez bakidir

Ölüm aşıkın nesidir cun nur-u ilahidir

Ölümden ne korkarsın çünkü hakka yararsın

Bil ki ebedi varsın, Ölmek fasid işidir

***

Kal u bela denmeden, Kadimde bile idik

Biz bir uçar kuş idik , vücut can budağıdır

Yunus beşaret sana, gel derler dosttan yana

Ol kimseye ol ana KULLUN YERCİ (Herşey döner -Haktan gelen hakka dönecektir-) aslıdır

Bütün oluşların temelinde Allah vardır; bize bizden yakın olması, yaptığımız her şeyi bilmesi bundandır. Bizim her şeyi kendimiz yapıyormuşuz gibi, başka varlıkların başka şeyler yapıyormuş gibi görünmeleri sadece bir hayaldir. Aslında herşeyi yapan Allah'tır; Kur'ân'da Hz. MuhammedSonraki Sayfa ->


DUYURU PANOSU

Duyuru panosu
SAYFAMA HOŞGELDİNİZ

Mesnevi Cilt-1 ve Cilt-2 yayınlanmıştır

HAYIRLA KALINIZ

YORUM

Dinleti


Çeviri Yap

Arama Motoru